Cemaatler ve tarikatler terör örgütü mü?

Abone Ol

Millî Gazete’nin önceki günkü manşetini gördünüz; Jandarma

Genel Komutanlığı tarafından kullanılan ve suç tasniflerinin yapıldığı

bilgisayar programında, cemaat ve tarikatler “terör örgütü” olarak

sınıflandırılmış.

Yusuf Han Kardelen kardeşimizi tebrik ediyorum, bu haber

gerçekten “yılın gazetecilik olayı”dır.

Haberin detaylarını okumuşsunuzdur, tekrar etmek

istemiyorum. Ancak, insan okuyunca, akla şu sorular gelmiyor değil:

-Devletin gizli mekanizmaları neden cemaat ve tarikatleri

“terör örgütü” gibi görür

-Derin mekanizmanın maneviyatla ne gibi sorunu olabilir

-Devlet, vatandaşın din hürriyetinden sorumlu değil midir

***

Jandarma Genel Komutanlığı’nın internet sitesinde “tarihçe”

kısmında şunlar yazılıdır:

“Dünya milletleri ile karşılaştırıldığında, düzenli ve uzun

ömürlü devletler kurma yeteneğini ve gücünü göstermiş olan Türkler, tarih

sahnesinde göründükleri günden bu yana düzenli devlet anlayışlarının yanı sıra,

ülkelerinde emniyet ve asayişin sağlanması yolunda koydukları yasalar ve

töreler ile de dikkat çeken bir millet olmuştur. Eski Türklerde Başbuğ, Kağan,

Hakan diye anılan hükümdarlar aynı zamanda emniyet ve asayişi sağlayan bir

zabıtanın bulunduğu bilinmektedir.

“Selçuklularda Surta, Osmanlılarda Subaşılar, daha sonraları

Zaptiyeler ve yakın tarihte Jandarma, emniyet ve asayiş hizmetlerini yürüten

askeri kolluk teşkilatları olarak görülmektedirler.” (a.g.i.)

Zaten Jandarma Genel Komutanlığının vizyonuna baktığımızda,

“İnsan merkezli, çağdaş yönetim ve görev anlayışı ile ulusal ve uluslararası

alanda; en saygın, en güvenilir, en mükemmel hizmet üreten örnek kolluk kuvveti

olmaktadır” ifadesiyle, görev tanımını çok net bir biçimde ortaya koyar.

***

Jandarmanın görevi asildir. Elbette bizim gibi kalem

oynatanlar, bin senelik İslam bayraktarlığı yapmış olan bu milletin güzide

kurumuna vazifesini hatırlatacak değil.

Elbette “Jandarma” dendiğinde insanların tir tir titrediği

dönemleri çoktan aştık. Malum “Milli Şef” dönemindeki kolluk güçlerinin “vergi”

tahsil etmek için, vergi memurlarıyla birlikte köyleri bastığını, köylülerin

tek hazinesi olan büyükbaş hayvanları, sakladıkları yataklardan zorla

çıkarttıklarını cümle alem biliyor.

Elbette ülke “tek partili dönem”den geçiyordu. Demokrasi hak

getire! Doğu ve Orta Avrupa sağ ve sol diktatörlerin baskısı altındaydı.

Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko’nun yönetimlerini,

bugün bile tarihçiler hiç iyi anmıyor.

Milli Şef, “değişmez genel başkan” seçildikten sonra, güya

ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Ekonomik ve toplumsal sıkıntılar bir

yana, “Din afyondur” denilerek, bu milletin mayası olan İslami bağları koparmak

için ellerinden geleni ardına koymadılar.

Köy Enstitüleri geliştirilmeye çalışılırken, ibadethaneler

depo veya ahır haline getirildi.

Milli Şef İnönü döneminde Meclis kağıt üzerinden ibaretti.

Vergi oranları yüksekti. İşte bu dönemlerde “parti yönetimi,” “vergi

tahsildarı” ve “jandarmayla” özdeşleşmişti. Vergisini vermeyenler jandarma

zoruyla çalışma kamplarına gönderiliyordu. Burada esir gibi muamele görüyorlar,

üstelik masrafları mükellef kendisi çekiyordu. Hani “kadın hakları”ndan dem

vuruyorlar ya… Ne yazık ki, vergisini vermeyen köylü kadınlar da bu acımasız

uygulamaya maruz bırakılıyordu.

O dönem “dinci” avına çıkmak için “tek parti yönetimi”

çeşitli provokasyon tezgahlıyordu.

Menemen hadisesini hatırlayın. Birçok din ve ilim adamı,

sırf düzmece “isyan”lar yüzünden tutuklandı ve sudan bahanelerle asıldı.

Karabasan yıllarını şimdi kimse hatırlamak istemiyor.

***

Ne gariptir ki, yıllar sonra bile, derin mekanizmayı yöneten

eller, el altından terör makinaları üretirken, bir yandan da, “maneviyat

alanında hizmet vermiş cemaat ve tarikatleri” aynı kefeye koyarak kendilerine

hedef belirledi.

Her ne kadar “darbe”ler mütedeyyin insanların üzerine

yapılmış olsa da, İslam bağını gönülden silip atamadılar.

Ancak şunu çok iyi başardılar:

Yıllardır cemaat ve tarikatlerle uğraşanlar bu grupları

yıkamadı. Fişlenenler, bugün hangi cemaat ve grupta olursa olsun, hizmetlerine

her daim devam etti.

O cemaat ve tarikatın içinde yetişmiş, daha sonra kendi

kurumunda önemli görevler almış bireyler, o kurumun hafızasını oluşturanlar,

şimdi çok farklı yerlere savruldu.

Rüzgar öylesine sert esti ki, o kurumun hafızasını

oluşturanlar, kurumun içine sızdırılan ve istihbarata yakın isimler tarafından

“bertaraf” edildi, hakiki, samimi ve gönülden bağlı olduğu gruptan

uzaklaştırıldı veya pasifize edildi.

Yani cemaat ve tarikatlerin genetiği ile oynandı.

Bu konu bile etraflıca değerlendirilmesi gereken önemli bir

detay diye düşünüyorum.