Çelik kanatlı Menderes!

Abone Ol

Ben kısaca "medyacılar"a diyeyim; siz, içini medya patronu ve kârını artıran adamları şeklinde doldurun; çocukluğumun destancılarını kime/kimlere benzetiyorsun diye sorarsanız eğer...

Ellerinde bir tomar basılı kağıt, bir elleri yanaklarında türkü söyler gibi, daha çok ağıt söyler gibi dolaşırlardı özellikle şehrin pazarının kurulduğu günlerde sokakları. Sesleri yanık mı yanık! Her duyan dikkat kesilecek ve cesareti varsa kesesinden yirmibeş kuruş çıkarmaya, destancıya uzatacak: Bir de bana ver!

Babamın dükkanı şehrin ünlü Çukurhan ının karşısında idi. Saman arabalarının girip çıktığı, yoğurt cingilleri yüklenerek getirilmiş merkeplerin seslerinin hiç kesilmediği bir handı Çukurhan. Destancının karşı kaldırımda durup okuyacağı en uygun yer yani. Allah vergisi cenaze ağlayıcılarını hatırlatan bir sesi de var. Dayanabilir mi cebinde yirmibeş kuruşu olan köylü.

Sonraki yaşlarımda anasını kesen oğlan, babasının başını ezen evlat gibi adlarla satılan destanları duysam da ilk duyduğum destan cümlesini hiç unutmuyorum: "Çelik kanatlı Menderes!"

Destancı okuyor, okuyor, okuyor ve çelik kanatlı Menderes diyor; sesini daha bir yanıksılaştırarak. Çelik kanatlı Menderes! Destanın nakarat cümlesi olmasından değil elbette sadece bu üç kelimenin aklımda kalması. Durduğum kapı önünün çaprazındaki bir petrol istasyonunun duvarlarını süsleyen uçan at, kanatlı at resimlerine/kabartmalarına hayranlıkla ve bıkmadan bakmamın da payı olmalı. Ne bizim köydeki atımız, ne de Çukurhan a saman arabası taşıyan atlar kanatlı idi.

Çelik kanatlı Menderes ten ben ne anlıyordum o yaşımda .. Kanatları... Çelik nedir bilmem, Menderes nedir bilmem. Aklımdaki, destancının yanık sesi: Çelik kanatlı Menderes!

Zaman geçmiş, ben de büyümüşüm birkaç yaş. Okul sonrası, özellikle sabahcı olduğumda, doğruca babamın dükkanına gidiyorum. Şehrin çarşısını görmek, bahçeler içindeki evlerimizin önünde oynamaktan daha güzel. Dükkanın önünde durup, gelip geçeni seyretmek çok hoşuma gidiyor. Ve hâlâ bakıyorum petrol binasındaki kanatlı atlara...

"Milletin kanını emdin, zalim Menderes!"

Aaa! O destancı. Yine Menderes diyor, ama zalim diyor, kanatlı demiyor!

Biz de biliyoruz gayri, Menderes i ve destancının dediği gibi olduğunu. Çünkü bize okulda öğrettiler. Kurtuluş bayramı birinci yıldönümü törenlerinde kaymakam da gelmişti okulumuza ve bir saat bize destancının okuduğunu anlatmıştı.

"Git! Ötede sat!"

Babamı hiç böyle görmemiştim. Gözleri o kadar kızgındı ki, destancıya böyle söylerken. Sonra destancının oradan gittiğini ve iki polisin geldiğini hatırlıyorum. Dükkanın kapısını çekip giderken babam, sen burda bekle demişti. İki polisin arasında yürüyüp giden babama uzun uzun bakmıştım; ta karakola kadar. Karakol, kanatlı atların petrolünün orada idi.

Gelip soran komşular, vah vah diyen komşular, bir korku saldılar içime, ağlattılar. Ne kadar ağladım bilmiyorum; babam gelmiş. Dükkana girdi, onu getiren polislere bir şeyler verdi. Akşama kadar içerde oturduk. Dükkanın kapısını kapatmıştı babam. Dışardan seslenen komşulara ne cevap verdi, ne de gösterdi ağlar gibi olduğunu.

Ben "medyacılar"ı o destancıya benzetmişimdir hep.