Çaya çorbaya limon “Fetva yokuşu”na çıkamayanlara asansör

Abone Ol

“Hoca sanki İsviçre kayak merkezinde, arkasında muhteşem kar manzarası, gözünde güneş gözlükleri..

Tefekkür için on Numara ortam aslında. Konuşmaya bile gerek yok, mikemmelll manzara.”

Bir internet sitesi yazarlarından bir hanım kızımız bu cümlelerle girmiş, aman geç kalmayayım havasına kapıldığı “Asansör fetvası” yazısına..(İnternethaber/ Hatice Kübra)

İsviçre’nin kayak merkezlerine gittiğini sanmadığım ve ülkemizin yazar sınıfının son birkaç yılda katlayarak kazandığı “saldırı” eğilimlerini tatmine TSE damgalı hoca bildiğinin, zannettiğinin göz sağlığı adına, bir kar beyazı gününde taktığı siyah gözlükler dahi işte böyle anlatımlara düşer..

Tefekkürü ve onun on numaralık ortamını da iyi bilen bu hanım kızımızın “mikemmelll” liği tartışılamaz yazısından hemen sonra, Dostoyevski’den eğitimli sayıldığı için “solcu” sitelerde de yazıları anons edilen ya da oralarda haberlensin diye yazıp duran olgunların akıl dağıtımı yüksek makalelerine ve dahi ünlü Devşirme’nin bu ülkede görev ve yetkileri belli bir Diyanet İşleri Başkanlığı yokmuşcasına tetikci silahlarının susturuculuğuna soyunmasını siz seyre dururken, biz meseleye Ertuğrul’dan başlayalım. Şair Eşref’in latifesinden yani.. Baştan başlayalım.

Tarihin yazımı başlıyor!

[Bundan 1 yıl evvel (1976) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden gürültülerle istifa eden bir Profesör vardı. Bu adamın öyle ilmi-milmi bir hüviyeti yoktu. Ama İslâm düşmanlığında kimse onun kadar cesur (!) değildi. Öyle ki İslâma küfürlerle dolu bir kitabını lâik, batıcı bir üniversite, yayınları arasına koyduğu halde “Üniversitemiz fikirlerinden mes’ul değildir” diye not düşmek zorunda kalmıştı. Kendisini dünya mizah edebiyatına sokacak değerde bir PİRE hikâyesi vardı ki sadece bu rezaleti bile hayat boyu kalemi eline aldırmayacak nitelikte İlmî bir skandaldı. Ama Heyhat! çok sevdiği batının Amerikalısından Türkiye’ye küfürler dolusu yazılar gönderip, Allah ve Resulüne hakaretler yağdırmaya devam ediyor.]

MTTB’nin Milli Gençlik dergisinin “Bir islam düşmanının bilimsel ve piresel özelliği” başlıklı baş yazısının ilk paragrafıydı okuduklarınız.

Sonra “pire”sellik konusuna geliyor başyazımız, yani esas konuya.

[Bu ilhan Arsel denen adam Ağustos, 1976’da Varlık Dergisince biryazı yazmıştı.... “Değer Ölçülerimizde zavallılık” diye... Orada dünya ilim Alemi’ne parmak ısırtacak bir keşif (!) de bulunarak ilimsel, bilimsel, kilimsel, imlasal, piresel bütün nazariyeleri alt-üst ederek Türk’ü şeriattan kurtarmıştı(!). O yazısında aynen şunları yazıyordu:

“Oysa ki XVI’cı yüzyılın bu en büyük ve en ünlü bilgini diye gösterilmek istenilen kişi (Şeyhülislâm Ebusuud Efendi) insanlık sevgisi duygusundan, yoksun ve kadının pire ile cima (cinsel ilişki) edip edemeyeceği sorunlarıyla meşgul olabilecek kadar zekâsını küçülten bir kimsedir.]

O İlhan Arsel’in aynı yazısının devamında şu söylediklerini şimdi bugün okuduğunuzda aklınıza “hemen” gelen katipler, köşeciler ve Devşirme benzerlerini unutun gitsin. Muhatap alınsınlar gibi bir niyet taşımayız. Lakin çağrışımlar yaptırmak da bizim işimiz.

[“En büyük bilgin ve din âlimi olarak kabul edilen Ebussuud efendinin zihniyeti ve halka verdiği fetvalar ise insanlık adına, hür düşünce adına ve din anlayışı adına gerçekten utanç verici şeylerdir. “]

İlhan Arsel’in “Ar”ının nasıl “sel”e kapıldığının izahını Milli Gençlik başyazarı yapıyor:

[“Şeyhül islâm Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, M. Ertuğul Düzdağ, Enderun Kitabevi İstanbul 1972, Sahife 90”a bakıyorsun ki pire dediği şey Pîr’ diye virgülle ayrılan “Pîr-Yaşlı adam” manasında bir kelime! Apostrofla ayrılan bir kelimeyi pire sanacak kadar en basit bir okuyucu dikkati ve idrâkinden; kompozisyon bilgisinden mahrum bu zavallının ilim adına ne naneler yediğini “Ebussuud pire ile kadını çiftleştiriyor!” diye yazılar döktürdüğünü ibret ve dehşetle görüyoruz! Babıâli’de hiç bir adamla bu kadar dalga geçilmemiştir. Günlerce pîr ile pireyi aynı sanan zavallı profesör diye yazılar döktürüldü. Şair Eşrefe veya Neyzen Tevfik’e ihtiyaç baş gösterdi. Biz bu adamın utancından yerin dibine geçtiğini sanmıştık.]

Bugün Murat Bardakçı O gün Orhan Şaik Gökyay

Tartışmalara, “Fetvanın ne olduğunu ve niçin verildiğini bilmeyen köşe sahipleri”ne “işin kolayına kaçıp bol bol ahkam kesiyorlar” olmadan önce, “Ebussuud Efendi ile Çatalcalı Ali Efendi’nin fetvalarının yeraldığı kitapları okuyun ve hangi konularda fetva istenmiş olduğunu kendiniz görün!” tavsiyelerinde bulunan Murat Bardakçı’nın yazısı 21.02.2018 tarihli Habertürk sitesinde “Asansör Fetvası” başlığı altındadır.

Murat Bardakçı yazısında da var, “rezil” olan bir başyazar hatırlatması.. Hafızamızı güçlendirmiş oluruz hem. “Biz”e uzak yazarların “geldikleri son nokta”yı öğrenmiş oluruz hem de..

“Bu vatan kimin” sorusuna en güzel cevaplardan birini güzel bir şiirle veren Orhan Şaik Gökyay’ımızın, Arseller ve Arselciler karşısına sıra dağlar gibi durduğu yazısını başyazarımız arşivinden sunuyor başyazısında.

[“Halkın dinine kuvvetle ve inanarak bağlı olduğu, şeriat hükümlerinin, daha doğru bir deyimle İslâm hukukunun kanun değerinde yürürlükte bulunduğu bir devirde, bir ülkede, insanların birbiriyle ve toplumla ilişkilerinde gerektikçe, şeyhülislamlık makamından ve müftülerden bir fetva istemelerinde yadırganacak ne vardır? O çağın gerekli kıldığı ne varsa ona uydular, dört yüzyıl sonrasına göre davranmadılar diye, bilginleriyle, halkıyla bütün bir millet için cahil ve ilkel bir toplum yargısına varmakta kendimizde nasıl bir hak görüyoruz? Nasıl oluyor da bu küfre dilimiz varıyor? Hiç olmazsa o yüzyılların hiç bir ferdi, bu yargıya varan gibi, pire ile insanı çiftleştirecek kadar iz’an ve irfandan uzak düşmemiştir...

Hem tarihteki bütün imparatorlardan daha uzun sürmüş olan bu Türk imparatorluğu eğer böyle ilkel ve cahil bir toplum idiyse, toptan bir hristiyanlık dünyasına karşı altı yüzyıl nasıl dimdik ayakta kalabilmiştir? Nasıl olmuş da bugün herbiri müslüman, hristiyan başına-buyruk birer devlet haline gelmiş olan bu ayrı ayrı toplumları; dilleri, dinleri, örf ve âdetleri başka başka milletleri, yüzyıllarca yönetebilmiştir? Bir yandan Atlas Okyanusuna, bir yandan Hint Okyanusuna yol alan kalyonları, kendi tersanelerimizde yapıp donatan onlar değil midir? Bunları oralara yel üfürüp yelken mi götürmüştür? Döktükleri tunç toplarla kaleler değil de havanda su mu döğmüşlerdir? Türk orduları doğudan batıya, batıdan doğuya turist olarak mı gitmişlerdir?

Alemleri yıldızlarla öpüşen bu minareleri, bu camileri, bu türbeleri, kışın musluklarında sıcak su akıttırdıkları çeşmeleri, nehirler üzerindeki bu köprüleri, kervansarayları, ticaret hanlarını, çarşıları kimler yaptırmıştır. Bu kışlalar, medreseler, kütüphaneler, darüşşifalar, hamamlar bize hangi bilginin uygar yabancının armağanıdır? Bu vakıflar, kış yaz yoksullara, öğrencilere sıcak yemek veren imarethaneler, bu hemen her türlü yapının duvarlarını süsleyen, acımasının, yardım elinin, ayrı toprakta yaşayan kuşlara kadar uzandığının, eşsiz tanıkları olan bu kuş evleri, sürüye katılamayıp ülkelere gidemeyip kalan leylekler, akbabalara bakmak için vakfiyeler. Bütün bu saydıklarımız, dilim kurusun, ilkel ve cahil bir toplumun çingene çadırları mıdır, nedir? Söylesenize bize (Hisar, Şubat 1977).]

O başyazarın adı Sedat Yenigün’dü

Bana, “Sen yazacaksın!” diyen ve elimden tutan ve yanımda duran iki ağabeyimden biriydi Sedat Yenigün. Bana “Kale” olan iki ağabeyimden biri..

Varlık’ta okuduğumda önemsemediğim o “pire” yazısını, ki onlardan beklenenler ya da onlardan okuduklarımız öyle yazılardı, bir sohbetimize konu ettiğimde, bana, böyle bir başyazı ile meramımızı nasıl anlatacağımızı da öğretmişti.

Şehidimiz Sedat Yenigün’e bir kez daha rahmetler dilerken, İnkilab yayınlarının “Bir Şehidin notları” kitabından aldığımda bilinsin o başyazımızı.

“Kâr” kimin hanesindeyse, fail onlardır

Mahir Kaynak’tan öğrendiğimiz bu analiz metoduna göre sorgularsak “Asansör” ve üstüne yazılanları, ihtimaller şunlardır.

Bir: İktidara yakın katipler, köşeciler artık “Hoca”lar da ne konuşacaklarını bize danışmalılar, sormalılar günlerine erdiklerinden, bu arzularını işte böyle ve bulabildikleri bu malzeme ile ifade ediyorlardır. Fetva dedikleri o yorumun beş yıl öncesine ait olan bir konuşmanın parçası olması, ancak şimdi anlayabildikleri gözönünde bulundurulursa o kadar da mühim değil.

İki: İktidarcıların, yazma görevi verdikleri bu kişilerine bu Afrin günlerinde, bu ittifak günlerinde, bu şeker satış günlerinde, bu zina pişmanlığı günlerinde, bu çocuk tecavüzü günlerinde, bu yolu göstermeleriyle alelacele oluşturulan kamuflaj korosunun ellerinden gelen budur. Kalemlerinden damlayan kan sonra görülecektir.

Üç: Murat Bardakçı’nın bol bol ahkam kesiyorlar, dediklerinden hiçbirinin Diyanete sordum, yetkili bir insana sordum, ki ülkede onlarca ilahiyat Fakültesi var, dememeleri, hepsininde fetva uzmanı olduklarını ilan etmeleri değilse, nedir? Yandı gülüm keten helva durumu yani.

Dört: Yukarıdaki “Arsel”ci saldırılara verdiğimiz şanlı mücadelemize karşı girişilecek “intikam”cılığın e-yazar hallerini bugün görüyoruz ne yazıkki… Demeyeceğimiz de bilinsin. Zira bundan sonraki değerlendirmeler size aittir.

Ankara Üniversitesi’nden ABD’de bir apartman yöneticiliğine Ermenin sırrı..

İlahiyat hocalarımızdan Emin Işık hocanın Nimet Abla camiindeki bir vaazında duymuştum, gerçi hoca isim vermemişti ama, İlhan Arsel’in gittiği o yerde büyük bir apartmanda, hani filmlerinde gördüğümüz girişteki yönetici gibi yaşadığını..

Milli Gençlik başyazısından son alıntımız da İlhan Arsel’in, istifasını kendi duyurmasından olsun..

[“Çoğumuz yetersiz ve bilgisiz, dahası ortaçağ üniversitelerinde! hademelik yapamayacak kertede kimseleriz. Dar görüşlülüğümüz ve tutuculuğumuz her türlü tanımlamanın dışında kalır, bizler çağdaş anlamda üniversite öğrencisi yetiştirecek olgunluktan çok uzağız. Yetiştirdiğimiz insanlann ne kerte düşük bilgilerle ve zihniyetle bu toplumun başına belâ olduğunu hemen hergün görmekteyiz. Sosyal ve mesleki hayatlarının hemen her alanında bunun böyle olduğunu kanıtlayan kötü örnekler hergün karşımıza çıkmakta ve bizi umutsuzluğa sok- maktadır, ülkemizi hergün biraz daha uçuruma yaklaştıranlar da işte bu bizim yetiştirdiklerimizdir (....) Biz öğretim üyeleri memlekete karşı ihanet içerisindeyiz.”]