Çaresizliğimiz kalıcı

Abone Ol

Denizli Orman Bölge Müdürlüğü, yaklaşık altı ay mevsimlik işçi olarak çalıştırmak için 46 kişilik kadro açıyor, 2 bin 109 kişi müracaat ediyor. Aynı şekilde Antalya Orman Bölge Müdürlüğü, yine mevsimlik çalıştırmak için 144 işçilik kadro açıyor, tam 5 bin 548 kişi başvuruyor. Daha bitmedi! Kahramanmaraş Orman Bölge Müdürlüğü’nde yaklaşık 6 ay süreyle çalıştırılacak 28 kişilik kontenjana ise 5 bin 490 kişi başvuruyor. Bitmedi! Mersin’de de, orman yangınlarıyla mücadele için çalıştırılacak 70 geçişi işçi için çekilen kuraya 2 bin 355 aday katılıyor. Osmaniye Orman İşletme Müdürlüğü’nün 6 ay istihdam edeceği 32 kişi için 2 bin 354 kişi ve Karabük’te 2 kişilik geçici işe de 279 kişi başvuruyor. Bir kadroya onlarca, yüzlerce başvuru yani. Müracaatın fazla olması nedeniyle çalışacak kişiler, bütün illerde noter huzurunda gerçekleştirilen kurayla tespit ediliyor. Geçici süreliğine de olsa çalışabilme umuduna tutunmak istiyor insanlar. Gel gör ki, o da kura çekimine bağlanmış.

Sürekli bir kadro değil, adı üstünde “geçici” işçi kadrosu için bile kat be kat müracaat oluyor. Bu örnekler insanların ne kadar muhtaç ve çaresiz olduklarını, “ne iş olsa yaparım abi” halinin toplumda giderek yayıldığını gösteriyor. Ekonominin büyüdüğü propagandasını yapanların, insanı bir istatistiki veriden ibaret sayan kafaları, ekonomiyi de birkaç tane veriden ibaret saydıkça, bu manzaranın vahametini oturup konuşma şansı olmayacak bu ülkenin. Bırakın hayatını planlamayı, (mevsimlik işçilerin olmayan garantilerine ve aldıkları cüz’i ücretlere bakınca) önümüzdeki 6 ayı “geçiştirebilme” peşindeki insanların hali, birilerine bir şeyler anlatmalı artık.

Ama gelin görün ki, bu yönde bir umut görünmüyor. 12 yıllık süreçte neoliberal ekonomi politikalarıyla Türkiye’yi vahşi kapitalizmin iyice kucağına iten, tarım başta olmak üzere birçok üretici sektörü iğdiş eden ve yabancılara peşkeş çeken bu zihniyet, herhangi bir umut vaat etmiyor. Borca ve serseri mayın gibi dolaşan küresel yamyam sermayeye bel bağlayan siyasi iktidar, bu zihniyetle sadece ve sadece paradan para kazananları, borsacıları, sıcak parayı ve rantiyeyi memnun edecek. Milyonlarca insanın yaralarına merhem olmadıkları gibi her hareketlerinde patrondan, sermayeden, büyük yatırımcıdan yana olacaklar. Boşuna dememişlerdi çünkü birkaç yıl önce, “sermayenin rengi, dini olmaz” diye. Bu ilkesizlik ve pragmatizm bugün de aynen ve daha da büyük bir fütursuzlukla sürüyor.

Bu ülke insanının milli gelirini arttırdığını (hatta 3 katına çıkardığını) iddia edenler, klasik bir yola sapıyorlar ve “istatistik söylüyorlar”. Ki bilenler bilir, “istatistikler yalan söylemez, yalancılar istatistik söyler”… Birtakım hesaplama değişiklikleri ve halkın gözünü boyayan çeşitli illüzyonlarla gerçek perdeleniyor. Misaller hep aynı; herkesin arabası var, konut satışları artışta, şu kadar buzdolabı satıldı, herkesin cebinde pahalı telefonlar var… Gelin görün k, tüm bu sayılanlar halkın gelirinin artmasının gerekçesini söylemiyor, çünkü öyle bir mantıklı gerekçe, yani üretim yok ortada. Bütün bu örnekler, artan tüketimin sonucu. Ancak tüketimin artmasının halkın tasarruflarıyla değil de borç yükünün artması pahasına olduğunu söylemiyorlar. 12 sene önceki borç yükü ile şimdiki borçluluk belası arasında dağlar kadar fark var.

Kredi ve kredi kartı artık öyle bir toplumsal gerçeklik halini almış ki, bir TV kanalı yayınlayacağı yarışma programının ödülleri arasında “kredi kartı borcunuzu sıfırlıyoruz” vaadinde bile bulunuyor. İşte yeni Türkiye’nin ekonomik manzarasında bir kare! Borçlu, tasarruf edemiyor, gelirinin arttığını sanıyor ama reel olarak sürekli geriye gidiyor.

Başbakan, 12 yıllık ekonomi politikasının (yani borçlanarak büyüme) müsebbibi Merkez Bankası imiş gibi Merkez Bankası Başkanını hedefe koyup, “Sen dalga mı geçiyorsun Arttırırken 5 puan, düşürürken yarım puan” diye kamuoyu önünde esip gürlüyor. Tam bir iyi polis-kötü polis oyunu! Kendi bürokratı değilmişçesine suçlarken, uyguladıkları sürekli olarak borçlanmaya dayalı çarpık ekonomi politikasından vazgeçmeyi ise hiç düşünmüyor. Merkez Bankası, o politikayı uygulayanlardan bir memur sadece.

Faizlerin yükselmesi konut satışlarını da bıçak gibi kesiyor. Halk, olmayan gelirini ve geleceğini ipotek ederek aldığı “astronomik” konutları alabilmek için faizin düşmesini bekliyor. Ki, daha düşük bir maliyetle borçlanabilsin. Konuttaki talebin önemli bir kısmının yabancılardan gelmesi de kimseyi şaşırtmıyor tabi.

Uygulanan çarpık ekonomi politikalarıyla halkın tasarruflarını ve reel gelirini arttırmak yerine borç yükü altına sokanlar, vatandaşın beklentisini de sürekli “geleceğe” yönelik olarak pazarlıyor. Günü zaten kaybetmiş olan halk, ya geçici işçi olabilmek için kuralarda ya da “faiz biraz düşse de ev borcuna girsek” diye banka kredilerinde geleceğini ipotek altına almakla yetiniyor. Çaresizliğimiz kalıcı hale dönüşüyor..