2012 den beri hükümet içerisinde yaşanan ekonomide
gaz-fren polemiğinin tarafları hala uzlaşabilmiş değil aslında. Gaz
cephesindekiler, yapısal sorunlara rağmen ekonominin yavaşlamaması ve gaza
basılmasını söylediler bugüne kadar. Ortaya çıkan defoları da (misal yüksek
enflasyonu faize bağladılar) genelde merkez Bankası na atarak işin içinden
sıyrılmayı yeğlediler. Aldıkları pozisyon itibariyle halka şirin görünmek ve
popülist bir çizgide durmayı yeğlediklerinden, IMF destekli Derviş-Fischer
modelinin öngördüğü yüksek faiz politikasını bugüne kadar uygulayan kendileri
değilmiş gibi bir anda faiz karşıtı pozları kesmeye başladılar.
Diğer cepheyi oluşturan frenciler de sütten çıkmış ak
kaşık değil tabii. Ama onlar, en azından gidişatın kötü olduğunu görüp tedbir
babında adım atılması gerektiğini söyleyip daha tutarlı bir yol izlediler.
Tabi, bugüne kadarki süreçte izlenen politikaların ekonomideki dengeleri
bugünkü çıkmaza sürükleyeceğini hesap edemediklerinden ötürü kabahatleri de yok
değil. Ekonominin yapısal sorunları olan cari açık, bütçe açığı ve tasarruf
açığı 3 lüsünün halline gitmek yerine dış tasarruflara, yani sıcak para ve
borçlanmalara bel bağlamak, işi bu noktalara taşıdı.
Ama kamunun borcu azaldı diye bir bahanenin geçerliliği
yok. Neticede Türkiye nin özel sektör eliyle de olsa dış borcu ciddi
seviyelerde ve ekonominin de özel sektör odaklı bir büyüme rotası izlediği
düşünüldüğünde, bu borcun ödenememesinin yol açacağı sıkıntılar da anlaşılıyor.
Tüketime ve borçlanmaya dayalı bir büyümenin tıkanacağı
meydandaydı. Sanayiye, üretici sektörlere dayanmadan inşaat gibi daha çok rant
yanı ağır basan ve üretimin zorluğuna nazaran daha kolay (ama daha adaletsiz)
bir zenginlik sunan alanları büyümenin merkezine koymak da ekonomiyi tıkamak
üzere. Netice itibariyle inşaat sektöründeki projelerin süreleri kısıtlı ve
istihdama katkıları da geçici mahiyette gerçekleşiyor. İmalat sanayiine değil
de inşaatlara yatırılan kaynaklar, aslında yapılamayan üretimler nedeniyle
olası ihracatların da yapılamaması demek.
Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ın
inşaatta dikey büyümeye son verilerek sanayi odaklı büyümeye geçilmesine
yönelik açıklamaları altına imza atılacak cinsten. Babacan, Sanayide
yatırımlar düşerken yüksek gelir ve getiri olduğu için gayrimenkule yoğun ilgi
var derken haklı, ancak bu durum bugüne kadarki ekonomi politikalarında sahip
olduğu payı azaltmıyor. Sıcak para ve borçlanma endeksli yürüyen Türk ekonomisi,
yakıtı (yani sıcak para) azalmaya başlayınca teklemeye başladı. Bu durum da,
bir anda ekonomi yönetiminde bir nefs muhasebesine yol açtı denebilir.
Babacan ın daha tutarlı görünmesi, yanlış politikalardaki payını azaltmıyor
sonuçta.
12 sene boyunca, daha doğrusu dünya genelindeki sıcak
para bolluğu sürerken değil de, gelişmekte olan ülkelere sermaye girişlerinin
yavaşladığı bir zamanda yapılan bu sorgulama biraz geç gibi görünüyor. Keşke
Sayın Babacan, Türkiye nin üretim ve ihracatı fason ağırlıklı. Katma değerli
ürün üretilemediğinde milli gelir düşük, cari açık yüksek çıkıyor
değerlendirmesini çok önceden yapıp, Türkiye deki üretim yapısının değişmesine
yönelik adımları atmaya yıllar önce başlayabilseydi.
2015 yılı için öngörülerin, küresel koşulların
kötüleşeceğinden hareketle pek de iç açıcı olmaması, enflasyon hedefinin bir
türlü tutmaması, cari açığın geçici olarak düşse de hala yüksek seyretmesi,
yatırımları finanse edecek tasarrufların yurtiçinden değil de borçlanmalardan
karşılanmaya devam etmesi, Türk ekonomisinin borç ödemek ve büyümek için dış
kaynak ihtiyacının daha da artacak olması gibi şartlar, ekonomi yönetiminin bu
sorgulamaları hatırlamasına yol açtı sanki. Bu sorgulamalar, iş başa düşünce
değil, ekonomi sıcak para ve borçlanma ağına düşürülmeden yapılmalıydı halbuki.
Büyümenin yolunun üretimden geçtiğini belki de acı bir
deneyimle anlayacağız. Ancak ondan da ders çıkaracağımızın garantisi yok gibi.