Çare, meşruiyet içindedir

Abone Ol

İnternet sözlüklerinde “yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu” diye tanımlanan “meşru” kelimesini, D.Mehmet Doğan’ın “Büyük Türkçe Sözlük”ü şöyle açıklıyor: Meşru: Şeriata uygun, şer’ancaiz,şeriatın müsaade ettiği şey-Hukuka, kanuna uygun.

Kılıçdaroğlu’nun Meclis grubunda yaptığı konuşmayı medya, “Türkiye’nin gayri meşru bir anayasa ile yönetildiğini savundu” cümlesiyle duyurunca, bize de bayram öncesi yazımızın konusu gösterilmiş oldu. Şeker tadında olması arzumuzdur.

Önce şu durumu vurgulamalıyız. Maksadı her ne olursa olsun, Sayın Kılıçdaroğlu’nun “meşru” kelimesinin zıddını kullanarak, yani “Gayri meşru” diyerek meramını anlatmasının bir tek – ve bizi sevindirecek- yorumu vardır: Meşruluktan yana olmak, meşruluk hallerini istemek.

İşte bu noktada, Türkiye siyasetinde “meşru” kelimesinin hafızalara kazınırcasına kim tarafından nasıl ve hangi şartlarda kulllanıldığını bilmek mecburiyetindeyiz. Zira kelime bizimdir, peşinde olduğumuzdur, bizim hayatımızdır.

Demirel’in 2.ölüm yıldönümü günlerini yaşıyormuşuz. Takipcilerinden Yavuz Donat usta anlatıyor: Isparta’daki külliyesinin mermerine “Çare vardır ve bu çare demokrasinin içindedir.” Özdeyişini yazdırdığını.

Demokrasinin önemini anlatmış oluyormuş böylece merhum Demirel. Çare, hep demokrasinin içindeymiş. Tarih dökümünü yazmaya gerek yok; altı kere gitmiş, yedi kere gelmiş Demirel gösteriyor bu yolu.

Muhtıraları, ihtilalleri, Meclis ve partileri kapatmaları demokrasinin çaresi olarak gören güçler de demokrasinin içinde sayılacaksa mesele yok.

Yavuz Donat ustanın, son yılında bizzat kaleme aldı dediği bu Demirel fikrini, yol göstermesini bu ülkenin yaşayan insanları, siyasette start aldığı o ilk yıllarında bizzat onun ağzından başka bir deyimle öğrenmişti.

Bizim çocuk olduğumuz yıllarda gazeteciliğe başlayan Donat usta, o ünlü Demirel deyişini unutmuş ya da hatırlamıyor olamaz. Demirel’i en çok anlatan gazetecilerin başında gelmesine rağmen, bu ayrıntıyı neden hiçbir yazısında okumadığımın cevabı da bende değil.

1960’lı yılların ikinci yarısındaki AP kongrelerinde ve yine bizzat Demirel tarafından üretilmiş olan “Yollar yürümekle aşınmaz!” sözünü ayrıntılarına kadar bilen ve alkışlanması gereken kaydını düşerek, aleyhinde kullanılmasına karşı olduğunu beyan eden usta gazeteci Yavuz Donat’a burada da bir itirazımız vardır. [Mahmut Toptaş Hoca’mızın 19.06.2017 tarihli ve “Yüzleşmeden olmaz” kaçamağı] yazısına katıldığımızı ve onun “Arada bir geriye de bakalım ama ihtiyacımız kadar bakalım” yönlendirmesinin gereği sayılsın isteriz, yaşadıklarımızı “illa” hatırlamak zorunda kaldığımız bu yazımız da.)

Gösteri ve yürüyüş bir anayasal haktır, demesine bizde katılırız Yavuz Donat’ın, kimse engel olamaz ama, Demirel’den beklenen, yolları aşındırmayan o yürüyüşlerin sebeplerini ortadan kaldırması, yürümek isteyenlerin meselelerini, problemlerini onlar yürüme ihtiyacı hissetmeden “demokrasi içinde” çözmesi idi. Alay modunda, dalga geçmek modunda “söylendi” şeklinde algılaması da halkımızın, Demirel’in partililerinin arzusuydu ve önce onlar güle oynaya kullandılar. Donat usta bunları bilmiyor olamaz!

Sayın Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü, Demirel’in yıllar önce söylediklerini hatırlatıyorsa medyacı insanlarımıza, bizzat onun ağzından öğrenmiştik dediğimiz o ünlü deyimi burada ve bir kere daha kayda aldırmamıza geldi sıra.

Son kez kullandığı tarihi benim bilmem mümkün değil, fakat TRT’nin radyo arşivinden bulunabilir. Türkiye’nin televizyonunun olmadığı ve insanların radyo başlarında “ajans” dinlediği o yıllarda en hoşuma giden Demirel cümlesinin bu olduğunu da itiraf etmeliyim.

Kulağımda şu kalanlar ise Demirel’in üslubundandır. “İsmet Paşanın beyanatı bir son değildir. binaenaleyh meşruiyet içinde çareler tükenmez. Hükumetin çareler üretemeyeceğini sanmak fevkalade yanlıştır, hatadır, ayıptır. Herkes işine baksın!”

“Meşruiyet içinde çareler tükenmez!”

Kendisine yöneltilen soruya veya meselenin çözümünün ne olacağını anlatmasını istediklerinde gazeteci insanlarımız, Demirel hep bu cevabı verirdi. En emin pozunda olduğunu da biz hayal ederdik. Gerdan kıran baş hareketi..

Meşruiyet, meşru olma hali..

Ve meşruiyet içinde çarelerin tükenmeyeceği..

Onun ağzından her duyulduğunda, muvafıklarını ve muhaliflerini umutlandıran geleceğe güvenle baktıran yegane Demirel deyişinin bu olduğu iddiamı, kimse küçümsemesin. Öyle hissediyordum ve öyle hissedildiğini yüzlerde görüyordum.

“Meşruiyet içinde çareler tükenmez!”

Sonra niçin kullanmadı, 12 Mart muhtırasının “meşruiyet” kelimesine karşı olmak gibi bir izahı da var mı idi, gibi sorulara aynı cevabımı tekrarlayacağım: Sosyologlarımız ilgilenmeli.

Şeriata uygunluk, şer’ancaizlik, şeriatın izin verdiği şey olmak, neden rahatsız etmiş olsun ki Demirel’i, bu kelimenin yerini demokrasi ile doldurmaya kalkmış olsun. Belki Yavuz Donat usta biliyordur.

İçinde şeriat geçen bir atasözümüzü, birkaç kez “Kanunun kestiği parmak acımaz” şeklinde kullanması demeçlerinde, sırıttığı bir yana, inandırıcı olmamıştı. Parmak acıtmadığını iddia ettiği çok kanunları değiştirmiş ve hatta parmağı acıdığı için yedi kez gelmişti.

Sayın Kılıçdaroğu meşruiyet ararken yollarda, bir partilisi de şikayetçi oluyordu Adliye önlerinde.

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, Çağlayan Adalet Sarayı önünde “…bu dosyalar nedeniyle Recep Tayyip Erdoğan uluslararası mahkemelerde savaş suçlusu olarak yargılanacaktır.” Buyurmuş.

Daha önceki Meclis’lerimizde, tetikçi karakterli bazı milletvekillerinin “ya ipte giderler, ya cipte” tehditlerine eş sayılamaz bu CHP’lilik fikri. Zira müşteki sıfatlarıyla kendilerini, şikayet ettikleri makamlara, yerlere, ülkelere yamamış oluyorlar. Çağ atlamak böyle birşey midir? Yoksa Türkiye dar geliyor onlara, mı diyelim.

Varlıklarını devletle eş sayıp, seçilmiş milletvekillerine, bize karşı gelemezsin, başörtün bir meydan okumadır yorumlarıyla, Meclis’te, “Dışarı” diye bağıranlar, ne acıdır ki bugün adliye önlerinde yatarak, dışarıdan destek arıyorlar. Bu halleri de bir meydan okuma imiş. Öyle diyorlar. Kime mi? Herhalde Türkiye’ye..

“Şartlar oluşursa ihtilal meşru olur” teziyle ihtilal yaptırıp Başbakan ve bakanlar astıran CHP’lilerden, ülke dışında şikayet merci arayan CHP’liler günlerine ermişiz. Kanıtı ortada.

Şimdi biri çıkıp deseki bu CHP’lilere, ülkemin ünlü ve ağır tarihcileri filan, “Kendiniz asma geleneğinizi, Avrupa’ya havale etmeye mi çeviriyorsunuz?” Diye sorsalar mesela, cevapları ne olur?

Kalemimiz böyle yazdı. Beş duyunuza tatlı gele... Bayramınız mübarek ola..

İMZA: ÖZAL

CAMİ BAHÇESİNE OTEL

İMZA: AKP

CAMİ SAHİLİNE KAZIKLI BAHÇE

AKP hükümeti üstünde, koalisyonlarının bozulmasından sonra muhalefeti ile dahi etkisini sürdüren FETÖ ihanetinin son icraatını, AKP’li belediyeler iyi şeyler yapmıyorlar kanaatimizle özetleyebiliriz.

Sosyal medyada Mevlana Meydanı’nın önceki ve şimdiki halini gösteren resimler paylaşılıyor. Yeşillikler içindeki Türbe, artık hangi akraba ve yandaşın elinde kalmış da belediye’ye kakaladıysa, parlak taşların yansıtıcılığında yanıyor.

Birkaç elektrik direğine çiçek saksısını ancak koyabilen Konya belediyesi, direkler çiçek açtı diye paylaşmasın mı bu marifetini? Gel de üzüntün katlanmamış olsun.

Cihangir Camii’nin yanına verdiği inşaat iznini, her şey yasal diye savunan o belediye başkanı, üç dönem milletvekilliğiyle ödüllendirilmişti. Cihangir Camii’ni yıkılmaktan kurtaranlar ise aşırılar diye bilinen Cihangirlilerdi.

Şemsi Paşa Camii’nin sahiline rant alanı için kazık çakanlar, cami duvarında çatlaklar oluşmasına aldırmıyorlarmış. Ey sen misin Osmanlı, bize rant bahçesi olacak sahile cami yapan? AKP’lilik de böyle. Hem kamuoyu bir siyasi yürüyüşle oyalanıyorken... Ortam çok müsait yani...

FETÖ ihanetinin etkisi bunlar...

Belediye başkanlarının değişmesini engelleyen FETÖ, AKP’nin aynı başkanlarla yola devam etmesini sağlayan FETÖ, bu ülkeye yaptığı kötülüklere böyle de süreklilik kazandırmış oluyor.

Kendi ihaneti bir yana, bu yan etkileri de bilinsin FETÖ’nün. AKP muhaliflerine buralardan da bakın, diyoruz.

Çanakkale türkümüzü her duyduğumuzda ya da her söylediğimizde içimizi yakan o iki kelimesi, Tarık Buğra’ya da bir roman adı olmuştu. Ben de bugün iki olayın yorumu için kallanacağım o isyanı.

“Gençliğim, eyvah!”

Bir tv kanalında yayınlanan çok takipçili yarışma programlarından “Kim milyoner olmak ister”de bir liselimiz son soruyu cevaplama hakkına ulaşmış.

Tesadüf etmediğim için seyretmediğim o yarışmanın ayrıntılarını, yayıncı tv kuruluşunun gazetesinden okudum.

Paylaşmak istediğim iki soru var.

Birincisi, yani 125 bin liralık olan ve jokerle yardım almasına rağmen yarışmacı tarafından doğru cevaplanan soru: “Paul McCartney, TheBeatles’in ‘A day in the life’ şarkısının sonuna yerleştirdiği sesin sadece hangi hayvan tarafından duyulabileceğini söylemiştir?”

Demekki boşuna değilmiş TheBeatles’in ve elemanlarının ve şarkılarının hala ünlü olmaları. Ki o ünleri yan ilginçliklerle sağlamlaştırılmış icabında.

O sesi duyan köpek hayvanlar, evet duyduk tanıklığı yapamayacağından, bizzat şarkıcısının açıklaması kültür peşindeki dünyalılara “bilgi” olmuş, bizlere de “Vay be!” dedirterek..

“İkinci, üçüncü sorudan sonra daha rahattım. Özgüvenim de deli gibi arttı.” Diyen liselimizin bildiği 250 bin lira değerindeki soru, paylaşmak istediğim ikinci sorudur.

“Bir kız bana emmi dedi neyleyim, sözü hangi halk ozanına aittir?”

Karacaoğlan’ımızın, orta yaşlara geldiğinde, gençliğine duyduğu hasreti, bir kızın “emmi” deme saygısıyla anlattığı bu şiirini, benim neslim 5 sınıflı ilkokul yıllarında okumuştu.

Bu ülkenin liselilerine ancak 500 lira, 1000 lira değerinde sorulması gereken kültürümüzün etiketlerinden bir soru 250 bin liralık; bilmem hangi ingilizin, hangi şarkısının sonundaki köpeklere hitap sorusu ise 125 bin liralık barajları oluşturuyorsa bir bilgi yarışmasında, bizim “Gençliğim eyvah!” deme haklarımız olmaz mı şimdi?

Ve yine gazetelerimizden sürekli okuduğumuz başka haberler üzerine de diyoruz, Çanakkale türkümüzün bu çırpınışını..

Futbol sayfası haberlerine bakın. Kulüp yöneticilerimiz, küçük vilayetlerimiz kadar ancak olan devletlerde, futbolcu avına çıkmışlar.

Hollanda’dan şunu alacağız, Belçika’dan bunu alacağız dedikleri, Karacaoğlan’a “emmi” denilen yaşın emeklileri..

Ülkesinin şehirlerindeki gençlere hiç değer vermeyen o yönetici ve topçu çalıştırıcılarımızın Güney Amerika ülkelerinde ve Avrupa’nın Afrikalı pazarlarında, biraz oynayabilecek delikanlı avına çıkması ise, neden utanmamıza yetmiyor, bir bilen olmalı.

Ülkende onca lig ve amatör küme varken, senin hala gözün dışarıda ise, bu, bizim gençliğimizin hiç hesaba alınmaması demek olmaz mı? Onlar, daha başka nasıl dışlanmış olabilirler?

Devlet demiyor, vergi memurları demiyor, tv seyircileri demiyor; bari biz diyelim.

“Gençliğim eyvah!”