ByLock mu önemli itirafçıları mı?

Abone Ol

TV’lerin yarışma programlarında şu soruyu sorsalar, parasal değeri ne olur?

“ByLock kullanmaktan gözaltına alınan kulüp başkanı hangi belediye başkanının yakınıdır?”

5 kuruş!

Barış Manço’nun programlarında yaptığı “7’den 77’ye” sınırlamasının dışındakiler dahi kolayca cevap vereceklerinden ve bilinmezlik ihtimali olmadığındandır maddi karşılığının yürürlükteki en küçük para olması.

Cevap Türkiye çapında tektir. Bulunduğu şehrin belediye başkanının yakınıdır.

Çünkü diğer belediye başkanlarının hiçbiri bir başka belediye başkanının yakınını kulüp başkanı yapmazlar. Zira haklı sayılacakları mazeretleri çoktur.

“Biz, onun yakınına başkanlık vereceğiz de bizimkiler ne olacak?”

“Bir kayın biraderini, bir eniştesini, bir damadını makam sahibi yapmayacaktı da niye başkan oldu?”

“İktidarımızın büyüklerini örnek almalıyız. Çünkü biz de bir gün onlar gibi eniştelerimize, damatlarımıza, kayın biraderlerimize, onların açacakları telefonlara muhtaç olabiliriz.”

Konyaspor Başkanı’nın gözaltına alınmasının ve evinin, işyerinin aranmasının gündeme düşmesinden sonra, gazetelerin internet sitelerinde, yukarıya aldığımız soruyu duyurmaları üstüne yaptık bu girişi.

Bir savunması var adı geçen şahsın. “Büyük Türk Milletine ve Konyaspor camiasına arzımdır.” diye başlayan.

Babaların, gurbetteki oğullarına yazdıkları mektuplara, “Büyük bir Türk gencine takdimimdir” cümlesiyle girişlerini, ki bir devrin mektup şeklinin bu olmazsa olmaz kaidesini hatırlatmıştır çoğu kimseye, benim gibi.

Peki, arzında ne diyor, ününe ‘ByLock’culuk ününü de ekleten bu kişi?

Aslında bir şey demiyor. ‘ByLock’ kullanmadım demiyor, itirafçı oldum demiyor. Kasıtlı yapmadım diyor, bağlantım olmadı diyor, Konyaspor’a zarar gelmemesi adına(ne demekse) büyük fedakarlık yaptım, istifa ettim diyor.

Başka?

Bana çok dua ediyordunuz, eksiltmeden devam, diyor!

Bir edebiyatçıya ısmarlanmış bu “arzname”den sonra, kimdir sorusu da cevaplanmış.

Avrupa’da okuması, kurul üyelikleri, şirket üyelikleri, başkan olması, evliliği falan değil bizim dikkatimizi çeken, Almanca ve İngilizce bilmesinin özellikle vurgulanmasıdır.

İki değil, on iki dil bilse bir ‘ByLock’ kullanıcısı, bu, neyi değiştirecek?

Orta eğitim sistemimizde, yabancı dil dersleri öğretmensiz geçerken, diğer ders öğretmenlerinin ısrarla, en önemli özdeyiş dedikleri, “Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan” cümlesini genç beyinlere kakalamalarının etkisinden faydalanma kurnazlığı böyle bir şey olmalı.

Türkçe’yi de bildiğini varsayarsak, üç insanlık bir ‘ByLock’çu görmeliyiz karşımızda?

Acaba öyle mi? Yani, mesela Türkçe’yi biliyor mu?

Yahut sorumuzu şöyle soralım: Bir konuşmasını, bir beyanatını, ertesi günlerde yeni bir konuşmayla, yeni bir beyanatla izaha çalışıyorsa ve hatta izahı da izaha muhtaçsa, o kişiye dilini biliyor diyebilir miyiz? Başka diller bilmesi nereye ne yazdıracak?

“Bugün Türkiye’de tüm statlar maalesef ‘İzmir Marşı’nı söylüyor. Konya hariç.”

Özellikle çarpıtıldığı savunulan bu konuşma, yeni bir izahla yeni bir hayata hazırlanıyor.

“Bizim ve camiamızın ‘İzmir Marşı’ ile bir sorunu yoktur.”

“Maalesef” kelimesi imha ediliyor, “Konya hariç” hükmü iptal ediliyor böylece. Devamı da var.

“Sonuç olarak geçmişten bugüne her kesimin sahiplendiği İzmir marşının…”

15 yıldır iktidarda olan bir partinin, 15 yıldır belediye başkanının, 15 yıldır makamlarda oturtulan bir yakınına, ısmarlama yazdırılmış olsa da, bu delillerin ışığında, Türkçe bildiği söylenebilir mi?

Diyeceksiniz ki, biz onun edebiyat öğretmeni miyiz? Not mu vereceğiz? Bilmediği halde böyle olmuşsa, bilseydi neler olurdu kim bilir?

Tamam işte, biz de bunu diyoruz. Türkçesi önemli değil ama, başkanı olduğu kulübün şehrinin insanlarının kim olduğunu bilmemesi ve onları bir ByLock numarasıyla yönlendirmeye çalışmasıdır bizim dikkatlere sunduğumuz nokta.

Anlattık sanıyorum!

Bu da bir başka Konya hikayesidir

Pancar yüklü araçların sayısı 500 ila 700 arasında olurdu dedi Hortulu Ömer Deniz amca. Konya Şeker Fabrikası’na gidecek Ereğli ovasının pancarları, at arabaları üstünde, traktör römarkları üstünde kantar sırası beklemekteler istasyon yolunda.

Hasan Çavuş’u sorduğum diğer mesai arkadaşı da Ayrancılı İzzet Salur. Sen nerden biliyorsun dedi, üstünden 50 yıldan fazla zaman geçmiş o olayı bir de senden dinleyeyim dediğimde. Ben de unutmadım, bir gazete yazısı tekrar çağrıştırdı, bizi terbiye eden o duyduklarımı, dedim.

Çarşı terbiyesi sayın siz bu anlatacaklarımı. Ben de şimdi anladım öyle olduğunu.

İkindi akşam arası müşterilerin ayaklarının kesildiği vakitlerdi babamın dükkanının bulunduğu caddede. Mesailerinin bitiminde memurların, işçilerin yolu tek tük düşse de daha çok köylü müşterilere ayarlı esnafların sohbet saatleriydi o saatler.

Ucundan kıyısından sokulmaya çalıştığımız o halkalardan birinde anlatılmıştı; dürüst olmanın tatbikatının en güzel örneklerinden biri.

Hasan Çavuş diye bahse konu ettikleri o Şeker Şirketi emekçisini, onların da şahsen tanımadığını şimdi anlamam, çarşı terbiyesi eğitiminin önemini daha da artırmaktadır.

Akşehirli Hasan Çavuş, pancar arabalarının sıralanmasından sorumlu. Gelen sırasına girecek, bekleyecek, gören olmadığı bir anda başka arabaların önüne ilerlemeyecek. Hasan Çavuş’un adaletinden herkes emin ve memnun. Akşamdan bırakıp gittiklerini, sabahleyin kendi sırasında bulmaları az bir şey mi? Beş yüz arabalık bir sıralamada hem.

Nasıl bir takiptir Hasan Çavuş’un yaptığı, bilen, çözen yok. Her arabaya bir numara vermek, fiş kesmek gibi bir lüksü de yok Şeker Şirketi’nin. Fakat Hasan Çavuş düzeni sağlamakta.

Ayrancılı İzzet Salur da, Hortulu Ömer Deniz de, “Daha çok efsanesi vardı böyle rahmetlik çavuşumuzun” diyerek tasdik ettiler, çocukluk yıllarımdan kalan ve terbiye amacıyla anlatıldığına şimdi inandığım o anlatımları…

Pancar arabacılarından biri Hasan Çavuş’a bir koçam ceviz verir, on kadar işte. Kimseden hiçbir şey kabul etmeyen Hasan Çavuş ısrar karşısında almış cebine koymuştur. Üç gün sonra ise yaşananlar şöyledir: Hasan Çavuş bir arabanın yanına gelir, durur ve arabacıya der ki: Al şu cevizlerini , arabanı sırasına çek!

On kadar cevizine birkaç araba öncelik bedeli kesen, rengini mora çevirerek daha geriye gidedursun, olayın şahidi diğer arabacıların Hasan Çavuş’a, efsaneleşme hakkını verme zamanı gelmiştir.

Kantar sırası bekleyen arabalar üstünden yaşanması ve anlatılması, basit gibi görünse de etki alanını bir düşünün. Hortulu Ömer Deniz’in bazı günler yedi yüz araba olurdu, demesindeki bir ya da iki kişiler, ilk halka ve onlar konuştukça artan insan sayıları...Esnaf çocuğu olan bizlere kadar…

Bir vazife nasıl dürüstçe yapılırın bu tatbiki örneğini yazmamın maksadı, herhalde çocukluğumu yaşadığım şehirden “geçmiş zaman olur ki” hikayesi çıkarmak olmasa gerek.

Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Ahmet Ünlü’nün “Kamu Kurumlarındaki etik ihlalleri ya da acınacak halimiz” başlıklı yazısından haberdar edince çevrem, biz de Hasan Çavuş’umuzdan girelim dedik mevzuya.

Neden ahlaki eksiklik, ahlaki yoksulluk değil de etik ihlalleri tercih ediliyor, anlamakta zorlanıyoruz. Öyle olunca herhalde daha Avrupalı oluyordur görüntümüz.

15 maddede sıralamış Ahmet Ünlü, “Etik İhlalleri”. Dahasını yazmaya sayfadaki alanı müsaade etmemiştir belki de…

Biz sadece 8. Maddesini sunuyoruz o yazının. Haklılığımızı ispata yeteceğinden ve Hasan Çavuş’larımıza rahmet olsun diyeceğimizden…

“Bir ihalede kontrol mühendisi olarak görev yapan memur, firma sahiplerine ait tatil köyünde ailece ücretsiz tatile davet edilmiştir. Davete icabet edilerek ailece bir hafta ücretsiz tatil yapılmış, tatil dönüşünde firmaya ait hak edişleri kontrol ederken imalatlarda eksiklik olduğu tespit edilmiştir. Eksiklikleri firma sahibine ileteceği sırada, firma sahibi, tatilden memnun kalıp kalmadığını sormuştur. Bu durumda kontrol mühendisi nasıl davranacaktır? Ya da yutkuna yutkuna ağzında tükürük kalmayacaktır.”

Bekçi Bekir’dir, Murtaza’dır

Derin uykularımızı, duyduğumuzda hafifleten bir tren düdükleri vardı; caddeleri, sokakları geçip, elma bahçelerinden süzülerek gelen… Bir de bekçi düdükleri, bahçe kapısının önünden öttürüldüğünü sandığımız.

Biri bizi emniyet duygusunun kucağında sararken, diğeri dünyayla irtibat sağlardı, aklımıza düşen gurbet türküleri eşliğinde.

Niçin kaldırılmıştı bekçilik müessesesi bilmem. O kadar üniversitemizin sosyoloji kürsüleri olmasına rağmen, hiç birinde de bu konuyu araştırmış bir doktora tezi olduğunu da sanmam.

Fakat nasıl kaldırıldığını, ne zaman kaldırıldığını bilirim o bekçiliğin.

Okuduğum gazete haberlerini arif insanların yorumlamaları çok kazandırdı bana, düşüncelerime güç verdirdi; şimdi vakti gelen bu “Bekçiler üzerine” yazımız örneklerdendir.

Tercüman Gazetesi okurduk, 65-70 yılları arasında.

Bekçilerle ilgili bir haber var birinci sayfanın yarısını kaplayan. “Filan polis, kendine dert etti, gece nöbetlerinde uyuyan bekçilerin resimlerini çekti.”

Sayfada, Ankaralı uyuyan bekçi görüntüleri… Altlarında da adları ve soyadları yazılı. Zulaya yatıp fotoğraflayan polis ise konuşuyor, herhalde bekçilere lüzum yok filan diyordur. Gazeteye haberi koyanlar mutlaka sormuşlardır. Bu fotoğrafları bir gece de mi çektin, altı ayda mı?

Haberi bana sesli okutan dükkan komşularımızdan biri aynen şöyle demişti: “Bekçiliği kaldıracaklar, kıyakçılığı bu yapıyor!”

Kıyak kelimesini elbette çok duymuştum ama, bu söyleyiş halini soramasam da unutmadım.

Sonra o Tercüman Gazetesi’nde ard arda gelen bekçi haberleri: Şurada bir bekçi şöyle yakalandı, burada bir bekçi şunu yaptı, gibi…

Şimdi yeniden diriltmeye çalışılıyormuş o bekçilik müessesesi. Elbette sevinirim ama, bekçiliği bilen, hiç bilmeyen ve şimdi öğrenecek üç nesil arasından bakalım nasıl edebiyat ürünleri çıkacak?

Elif yazan paşa,Elif’i mertek yapan paşa

Beyazıt Meydanı’nda yaptığımız Kıbrıs mitinglerinde az bağırmamıştık hani… “Sancar Mareşal” diye… Rahmetli Hoca’mız gibi biz de inanıyorduk o rütbeyi hak ettiğine. Lakin İsmet Paşa’da olmayan bir sıfatı ona verdirmek istemeyenler, hemen bir “Fatih” lakabı yapıştırdılar, şanlı çıkarmaya hep muhalif ve başarıyla da ilintisiz olan bir siyasi lidere.

Semih Sancar’ın evrakları konu olunca basınımızda, birileri hayretini gizleyememiş öğrendikleri karşısında. Paşa’nın “özel hayatında” eski Türkçe yazı kullanıyor olmasına şaşırmışlar.

Sebebi belli aslında bu yeni depresyonlarının. Ondan daha yaşlı İsmet Paşa kullanmamışken… O şaşkın takımını sürekli aydınlatma görevi üstlenen o havalideki yazarlardan Engin Ardıç da İsmet Paşa bir çırpıda silip atmış, bir daha kullanmamış eski Türkçe yazmayı, bilgisini paylaşınca, bu satırlarımızı küçük bir itiraz sayın.

Sancar Paşa ile yaşıttı babam. Aynı eğitimi aldıklarından, koynunda taşıdığı not defterine hep eski Türkçe yazardı. Bazen veresiye defterinin izahat kısmına da. Bizlere yazdığı Latin harfli mektuplarda zorlandığını anlamak mümkündü. Bazı harflerin noktaları, ek çizgileri olmayabiliyordu. Şimdi asıl konumuza, İsmet Paşa ilgisine dönelim. Bugün ikinci olacak ama, yine Tercüman Gazetesi diyeceğim. Zira ben onu okuyordum. Diğerlerini ise komşularımda bulabildiğimde…

İşte o Tercüman Gazetesi’nde, İsmet Paşa’nın Meclis’te olduğu yıllarda bir not evrakının resmi basılmıştı. “İsmet Paşa’yı yakaladık!” başlığı altında. (Bizim okuduğumuz gazetenin bu tavrı ayrı bir yazı konusu.)

İsmet Paşa’da notlarını eski Türkçe ile yazmıştı. Ona sorulduğunda mı, onun adına savunma yapanlardan mı, yoksa babamın mı idi bu halin izahı, şimdi net değil hafızamda ama o gazeteler incelenirse görülebilir.

Eğitimini aldığı yazıyı kullanmak daha kolay olduğundan… Demirel başbakan, Bozbeyli Meclis Başkanı olduğunda, seçim mağlubiyetine üzülmeyen İsmet Paşa’ya, sorulan bir soruya verdiği cevaptır aslında üzerine tezler yazılması gereken durum.

“İkisi de eski Türkçe bilmez. Bu artık rejimin oturmuşluğunu gösterir!”