ABD’nin ülkemize yönelik estirdiği ekonomik terör ile birlikte bu ülkeye bakışta ciddi bir değişiklik olduğu görülüyor. Ancak, bu değişikliğin kalıcı mı yoksa bugünkü şartlara bakılarak yapılmış bir değerlendirme mi olduğu şimdilik bilinmiyor. Bunu da zaman gösterecek. Söz gelimi ABD’nin bir terör devleti, hatta yaptığı işin haydutluk olduğu, dolara artık güvenilemeyeceği gibi benzer pek çok nitelendirme her gün medyaya yansıyor. Tüm bu değerlendirmelere katılıyoruz. Ancak, bu değerlendirmeler ABD’nin ekonomik terör estirmeye başlamasından öncede geçerliydi. Yani, ABD bir haydut devlet olma özelliğine bu olaylar ile kavuşmadı, dolara güvenilmeyeceği dün de geçerliydi. Zaten güvenilmez ve sömürüye dayalı bir sistemin ürünü olduğu için son olaylar başımıza geldi.
Ayan beyan ortada olan bu gerçekleri görmemiz için niçin ille de bir ekonomik terör saldırısı beklendi? Sanıyorum üzerinde esas durulması gereken husus budur. Bunun sebebi uzun yıllardan beri Batı medeniyetinin insanımıza ulaşılması gereken tek hedef olarak sunulmasıdır. Bunun başarıya ulaşması için de toplumumuzun kendi değerlerinden kopartılması, bunun da ötesinde kendimize yabancılaştırılması gerekiyordu. Sürekli olarak geçmişimiz kötülendi. İnancımız ilerlememize engel, bunun için kendi değer yargılarımızı bir kenara bırakarak Batı’nın (Haçlı ittifakının) örnek alınması istendi, istenmenin de ötesinde dayatıldı. Böyle olunca sadece kendimize değil, İslam dünyasına bakışımız Batı’nın bakış açısı oldu. Bir diğer ifadeyle Osmanlı’yı parçalayan, İslam dünyasını bir takım devletçiklere ayıran İngiltere ve destekçilerinin çizdiği yoldan yürüdük. Batı’nın azat kabul etmez kölesi gibi davranmaya başladık.
Bu yanlış anlayış ve gidişatı engellemek isteyen kişi ve kadrolar ortaya çıktığında da Haçlı ittifakı ve içerideki yandaşları tarafından linç kampanyasına maruz bırakıldı. Biz olarak kalabilmemiz için kendi değer yargılarımıza sahip çıkmamız, geçmişte dünya üzerinde belirleyici güç oluşumuzu o değer yargılarının sağladığını, eğer bir gerileme olmuş ise bunun sebebinin de kendi değer yargılarımızın yerine Batı değer yargılarını hâkim kılmaya çalışmamız olduğunu görmek istemedik. Sonuç itibariyle İslam dünyası ve Müslümanlar bir kenara itildi, itilmenin de ötesinde düşman olarak görüldü/gösterildi. Hâlbuki Batı’ya yakınlaşmak adına gösterdiğimiz gayretin yarısını İslam dünyasının kucaklanması için harcamış olsaydık düne kadar ulaşılması gereken hedef olarak milletimize takdim edilen devletlerin bugün birer haydut olduklarını söylemek durumunda kalmaz, bu sözlerle yüz yıllık yanılgımızı dile getirmezdik.
Bu noktada Pekin Büyükelçimiz Emin Önen’in bir gazeteye verdiği mülakattan birkaç cümle aktarmak istiyorum;
“Türkiye şımarık müttefiklere mahkûm değil. Sınır komşumuz Çin, Türkiye için önemli alternatif. İpek yolunda partneriz. Yıllarca Çin’i ‘Uzak Doğu’ olarak tanımlamışlar. Türkiye’ye 10,5 saat uzaklıktaki Amerika’ya kimse ‘Uzak Batı’ dememiş.”
Çünkü ‘Uzak Doğu’, ‘Yakın Doğu’ ya da ‘Ortadoğu’ nitelendirmesinin sahibi bizler değiliz. Osmanlı’yı parçalayan, kendilerini dünyanın merkezi olarak görenler bu ifadeleri ortaya atmışlar bizler de içine yuvarlandığımız bir kompleksle doğruluğunu araştırmaya bile gerek duymadan kabullenmişiz. Kısacası, Avrupalı sömürgeciler ulaşılması gereken hedef olarak kabul edilince onların tariflerini sorgulama hakkını kendimizde görmedik. Son olaylar bu tür nitelendirmeleri sorgulamamıza sebep olursa doğru yolda mesafe alabiliriz. Aksi halde bugün öfke ile dile getirdiğimiz nitelendirmeler bir süre sonra yerini yeniden Haçlı ittifakına övgüler yağdırmamızı engellemez. O zaman da yaşadığımız sıkıntıdan bir ders almamış oluruz.