Milli Gazete’nin 29 Aralık 2025 tarihli manşeti, artık etrafından dolanılamayacak soruyu yüzümüze çarpıyor: Bu zehrin bolluğu nereden geliyor?
Bir ülkede uyuşturucu bu kadar yaygınsa, bu kadar kolay bulunuyorsa ve bu kadar sıradanlaşmışsa mesele sokakta yakalanan üç beş kişi değildir. Bu tablo, limanlarımızdan geçen, gümrüklerimizden süzülen, denetimlerden “geçirilmiş” bir düzenin sonucudur.
Son günlerde kamuoyuna “başarı” diye sunulan gözaltılar ve tutuklamalar, toplum nezdinde neredeyse hiçbir ehemmiyet uyandırmıyor. Çünkü herkes gerçeğin farkında. Üçer beşer gramla yakalananlar bu işin en alt halkasıdır. Asıl soru şudur: Tonlarca uyuşturucu bu ülkeye nasıl giriyor?
Bu zehir bavulla mı geliyor?
Otobüsle mi taşınıyor?
Yoksa konteynerlerle, gemilerle, resmi ticaretin gölgesinde mi geçiyor?
Bir ülkeye tonlarca uyuşturucu giriyorsa bu, basit bir asayiş meselesi değildir. Bu; limanların, gümrüklerin, lojistik hatların ve denetim mekanizmalarının ya işlemediğinin ya da bilerek işlevsiz bırakıldığının göstergesidir. Çünkü tonla gelen zehir, tek bir memurun ihmaliyle geçmez. Orada bir sistem vardır. Orada korunan bir zincir vardır.
Bu karanlık düzen ilk kez mi konuşuluyor? Hayır.
Bir dönem Sedat Peker aylar boyunca uyuşturucu trafiğini, limanları, ilişkileri ve dokunulmaz alanları açık açık anlattı. Anlatılanlarla bugün yaşananlar birebir örtüşüyor. Zehrin nerelerden geçtiği tarif edildi, kapılar işaret edildi, yöntemler ortaya kondu.
Peki sonra ne oldu?
Ne hikmetse konuşanların sesi kısıldı.
İddialar derinleştirilmedi.
Limanlarımız mercek altına alınmadı.
Gümrüklerimizde kapsamlı bir siyasi irade görülmedi.
Ama zehir akmaya devam etti.
Bedeli kim ödüyor?
Bir gramla hayattan koparılan gençler.
Bir poşetle sicili kararan çocuklar.
Dağılan aileler, kararan gelecekler.
Peki ya bu işin asıl sahipleri?
Baronlar nerede?
Finans ayağı nerede?
Hangi limanlarımızdan girip hangi gümrüklerimizden geçtiği neden hâlâ açıklanmıyor?
Toplumun bu operasyonlara itibar etmemesinin sebebi tam da budur. Çünkü adalet duygusu oluşmuyor. Halk şunu çok net görüyor: Güçsüze kelepçe kolay, güçlüye ulaşmak zor. Kamera önünde yapılan her operasyon, limanlara inmediği sürece sadece vitrindir.
Devlet ciddiyeti sokakta poz vermek değildir.
Devlet ciddiyeti, limanlarımıza inmektir.
Cesaret, torbacıyı değil; tonlarca zehrin geçtiği gümrüklerimizi konuşabilmektir.
Bu ülke artık şunu bilmek istiyor:
Uyuşturucu sokakta başlamıyor.
Uyuşturucu gençle başlamıyor.
Uyuşturucu torbacıyla hiç başlamıyor.
Uyuşturucu limanlarda başlıyor.
Uyuşturucu gümrüklerde başlıyor.
Uyuşturucu dokunulamayan alanlarda büyüyor.
Üç beş gramla yakalananlar teşhir edilirken, tonlarca zehrin geçtiği limanlarımız ve gümrüklerimiz hâlâ konuşulmuyorsa; burada bir mücadele yoktur, bir oyalama vardır. Kamera önünde yapılan her operasyon, arka planda korunan düzeni gizlemekten başka bir işe yaramamaktadır.
Bu millet artık vitrin istemiyor.
Bu millet artık rakam istemiyor.
Bu millet artık “başarı operasyonu” masallarını da dinlemiyor.
Bu millet isim istiyor.
Bu millet kapı istiyor.
Bu millet hesap istiyor.
Hangi limanlarımızdan?
Hangi gümrüklerimizden?
Kimlerin bilgisiyle, kimlerin suskunluğuyla?
Bu sorular cevaplanmadıkça, yakalanan her küçük balık, kaçırılan her büyük gerçeği daha da büyütecektir. Ve bilinmelidir ki; hesap sorulmayan her kapı, bu zehre bir kez daha açılmış demektir.