Bu Tablonun Sorumlusu Kim?

Abone Ol

Uzun uzadıya cümleler kurmaya, detaylı iktisadi analizlere, yorumlara, tahminlere gerek yok. Zaten pek kimsenin de iktisadi mütalaalara baktığı da yok. “Gayri iktisadi” ekonomi politikaları ve “epistemolojik kopuşlar” sandıktan onayı da aldığına göre, piyasalar ve küresel yatırımcıların gözünü boyamak için girişilen “rasyonel zemin” faslı da yakında sona erer muhtemelen. Yaşadığımız çok yalın ve bir o kadar da can acıtıcı bir gerçek var: Fakirleşiyoruz!

Hem de kuru bir inat uğruna, göz göre göre ve aynı yanlışların farklı sonuçlar üretmesi beklenerek yapılan aynı hatalar marifetiyle ve son sürat fakirleşiyoruz. Yanlışların faturasını halk olarak bizler enflasyon vasıtasıyla emeğimizin çalınmasıyla, bugünümüzün yitirilmesiyle, geleceğimizin tehlikeye atılmasıyla ödüyoruz.

İnsanlar, sorumsuz politikaların faturasını, gözle görülür ve çok hızlı bir fakirleşme olarak ödemek zorunda bırakılıyor. Geçim meselesi, hiç olmadığı kadar hayati ve kritik bir hal alırken, insanlar ev, araba edinmeyi değil ev kiralayabilmeyi dahi hayal edemez hale geldi. Bu yaşananlar kocaman bir başarısızlık ve fiyaskodur.

Tam manasıyla iğneden ipliğe, vergilere, akaryakıta, akla gelen gelmeyen her kaleme korkunç oranlarda zam yapılıyor. Hayat pahalılığı, görülmedik bir hal alırken, maaşlara, ücretlere yapılan zamların hükmü birkaç ay bile sürmüyor. Cumhuriyet tarihinin ekonomik anlamda en dikkate değer bir devrini yaşıyoruz. Tam bir kötü ekonomi numunesi bir devir!

Yönetenler, ellerindeki medya ve propaganda gücü vasıtasıyla kendi ürettikleri gerçekleri(!) pompalasa da, “Türkiye Yüzyılı” gibi afaki şeylerle gündemi bulandırsa da, gerçek tüm yalınlığıyla ortada. Türk halkı, korkunç bir fakirleşmenin kucağına itilmiş durumda. Her markete gidişte öncekinden çok daha fazla paralar ödeyip çıkan halka poşet parasını 25 kuruşa tutmak gibi saçma sapan jestler yaparak dikkatleri başka yere çekme numaraları yapıladursun, akıl sahibi insanlar Türkiye gibi tarım ülkesinde sebze meyvenin bol olduğu yaz mevsiminde dahi gönül rahatlığıyla gıdaya erişememenin sorgulamasını yapıyorlar.

Kısacası, bir inat uğruna fakirleşiyoruz! Uzatmaya, yorumlamaya çalışmaya, neden böyle oldu acaba diye sormaya da gerek yok.

İşin mantıksız tarafı, toz zerresi kadar olumlu bir şey olsa anında sahiplenenlerin, kendi yetki alanlarındaki meseleler için en ufak bir sorumluluk hissetmemeleri. Dünyada eşi, benzeri görülmemiş bir idare sistemine geçmişiz meğer! İdare makamındakilerin “dokunulmazlığı” benzeri bir de “yönettikleri meselelerde sorumsuzluğu” diye bir ilkeyi dünya siyasetine armağan etmişiz de haberimiz yokmuş. Bu başka bir tür sorumsuzluk ama!

Hem idare makamında olup, aldıkları kararlar ve yürürlüğe koydukları uygulamalarla milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyebilen bir yürütme erkinin, nasıl olup da hiçbir meselede sorumluluğu üstlenmemesi hayrete şayan değil mi? Ancak bu “sorumluluktan münezzeh olma” hali, giderek başka bir “sorumsuzluğa” evriliyor ve halkın doğrudan bugününü ve geleceğini elinden almaya dönüşüyor. Böyle büyük bir vebalden doğan bir sorumluluğu, bir idare nasıl olur da üzerine almaz? “Gayri iktisadi” ekonomi politikalarının faturasını, “adı konmamış bir IMF programı” ve resmen “kemer sıkma” tedbirleriyle halka ödetmek en başta Haktan reva mıdır? Bu yanlışların hesabını, kamuoyuna açık ve net şekilde izah edilmesi gerekmez mi? Halkın, bu noktada kendisini propaganda bombardımanından sıyırıp ve ekonomideki vahim tabloyu gözden geçirip, “esas suçlu kim?” diye sorması da şarttır.

Madem idare makamındakilerin sorumluluğu yok, o halde sorumlu yine dış güçler, depocular, pazarcılar, marketler, muhalefet vs midir?