Bu mu Malazgirt Ruhu?

Abone Ol

Köşemizde elimizden geldikçe “şeyleri” yerli yerine koymak adına yani “adaletli” olmak için konulara yer vermeye çalışıyoruz. Geçtiğimiz haftalarda bu babdan olmak üzere ülkemizde dayatılan siyasi yapıya yer vermiştik. Türkiye’nin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenen siyasi yapıya göre siyaset alanını şekillendirildiğine bu sebeple “sağ-sol çatışmasının” oluşturulduğuna fakat bunlar arasında neşet ettiği kaynağın aynı olduğundan bahsetmiştik.

Son yirmi yıldır bu çatışma ortamı, AKP üzerinden devam ettiriliyor. AKP ülkemizde merkez sağı temsil eden bir figürdür. Milletimizin genetik kodlarına uyumlu olduğunu pazarlamak için ise o dönem “muhafazakâr demokrat” şeklinde kendilerini konumlandırmışlardır. Düz sağcı olmak son elli yılda tüketildiği için yeni bir sos kullanılması gerekiyordu. Bu sebeple de “Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını” ve “muhafazakâr demokrat” olduklarını dünyaya ilan ettiler. Böylece hem 1950’lilerde “sağ-sol” kavramını pazarlayan merkeze kendilerinin “sevimli, Batılı ile uyumlu, küresel sistemle çatışması olmadığını” vurgulamak için “muhafazakâr demokrat” demişler hem de millet bazında, “Bunlar sanki iyi bir şey diyor” imajı oluşturulmuşlardır.

AKP dâhil tüm sağ partiler DP, AP ve türevleri “mukaddesatçı, milliyetçi” bir kimlik üzerinden siyasi propaganda yapmışlardır. Fakat her sağ görüşü temsil eden partiler Batıcı olma, Batılılaşma konusunda karşı olduklarını iddia ettikleri solcuları sollamışlardır. Yakın siyasi tarihimizde gerek Amerika ile ilişkilerde gerek AB süreçlerinde en aktif siyasetçiler solcular değil sağcılar olmuştur. Ülkemizin kaynaklarını harekete geçirmek yerine Batı sisteminin beklediği ekonomik politiği uygulayan da sağcı denilen siyasetçiler olmuştur. Sağ ile solun birbirinden siyasi alanda farklı olmadıklarını en iyi anlatan mesele Kıbrıs’tır. Kıbrıs’ta Müslüman Türk milletine yapılan zulme karşı İki siyasi hareket Batı’nın beklentisinin dışına çıkmamıştır. Ta ki siyasi alana Milli Görüş’ün temsilcileri girene kadar. Tarihi kayıtlar ortada.

Sağcıların siyasi alanda yaptıklarının yanında muhakkak sosyal ve kültürel alanda yaptıkları da mevcut. Ülkemizin sağcıları nasıl siyasi alanda Batı’nın güdümünde çalışmalar yaptılar ise sosyal ve kültürel alanlarda da uygulamaları Batı zihniyetinin ürünü olmuştur. Sağcı siyasilerin en çok tekrarladıkları husus, “Tek parti döneminde CHP camileri ahıra çevirdi”, “Milletin değerleri ile savaştılar.” Bu sözlerin doğru olduğunu kimse tartışacak değil. Ama şu soruyu soracağız: “Peki, sağcılar ne yaptı? Tek parti döneminden farklı olarak milletimizin hayatına olumlu, değerlerimize uyumlu katkı mı sağladı?”

Tarihçilerin kayıtlara geçtiği ama popüler hale getirilmeyen, dost sohbetlerinde yer bulamayan Menderes döneminde yıkılan camiler, Osmanlı eserleri konusu. İmam hatipte okurken tek parti döneminde ahıra çevrilen camilerin, aslına aykırı kullanılan Osmanlı eserlerinin hikâyelerini dinlemiştim. Ama bu hikâyeleri anlatanların hiçbiri Menderes döneminde, sadece İstanbul’da gerçekleştirilen yıkımlardan bahsetmemişlerdi. Menderes döneminde yapılan yollardan da sitayişle bahsederlerdi.

Evet, o bahsedilen yolların yapımı için sadece İstanbul’da iki yıl içinde (1957-1958) 7600 küsur tarihi eser yıkıldı. DP en kuvvetli olduğu zamanlarda. Konu üzerine çalışan tarihçiler ve uzmanlar yıkılan bu eserler içinde Mimar Sinan’a ait birçok tarihi eser ve camiler olduğunu da söyler. Uzmanlar bu yıkılan tarihi eserlerin yerine ise yüzde kırk oranında yerine yol yapılmadığını boş bırakıldığı notunu düşüyor. Tarihçiler, tek parti döneminde tahrif edilen tarihi eserlerin “yüzlerce” ifadesini kullanırken DP döneminde sadece İstanbul’da “binlerce” talan, tahrif edilen tarihi eserden bahseder. Tarihi kaynaklar net bir şekilde ortada iken “yüzlercesini” yıkana düşman olurken “binlercesini” yıkana muhabbetin sebebi nedir? İkisi de aynı işi yapıyor sonuçta.

DP iktidarında nasıl ekonomi alanına Batı’dan devşirilen sistemler kullanılmaya çalışıldıysa şehircilik açısından da Henri Prost ile anlaşıp İstanbul’u yıkıma götürmüşlerdir. Diyelim ki ülkemizde yeterli ve nitelikli sayıda şehir planlamacımız ve mimarımız yoktu. Peki, neden kendi şehir plancılarımızı ve mimarlarımızı yetiştirmek için emek harcamak varken bir Fransız şehir planlamacısının insafına İslam hilafetine başkentlik yapmış İstanbul’u teslim etti?

Yani özet; sağcılar tek parti döneminden daha fazla yıkım yapmışlardır. Sağcılar milletimizin mukaddesat anlayışını istismar ederek solcuların başaramayacağı kadar Batı’ya milletimizi entegre etmişlerdir. “Neo-Osmanlı” söylemlerini çok kullanan AKP de çok farklı işler yapmıyor. Bu konular üzerine çalışırken Malazgirt Zaferi ile ilgili AKP’li belediyenin düzenlediği faaliyetler haber merkezlerine düştü. Anadolu’yu İslam’a açan fetih, popüler kültürün küresel güçlerin emellerine en iyi şekilde temsil eden pop kadın şarkıcı ile “haydi eller havaya” şeklinde bir kutlama ile anıldı. Şehitlerin ruhuna bol bol şarkılı, türkülü anma!  “Kültürel iktidarlarının” temsilcisi olarak seçtikleri ikon bu mu acaba “muhafazakâr demokratların”? Bu tür bir Malazgirt anmasını muhalefetten bir parti düzenleseydi, iktidar destekçileri yazarlar, gazeteciler, trol ordusu ortalığı yıkarlardı.

Fotoğraf ortada, tablo net! Sağcılar, kültürel ve sosyal alanlarda da Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkmadı. “Fetih” programını bile böyle kutlayanların diğer alanlarda ürettiklerinin farklı olduğunu sanmak koskoca bir hamaset.

Tarihe yön vermiş millet olarak artık hamaseti kenara bırakarak “gerçeklerle” yüzleşme ve yapılan hatalardan dönme vakti! Zira daha sonra konuşacak konumuz kalmayabilir!