'Bu Kadar Yalanı Nerden Buldun'

Abone Ol

Merhum Mustafa Necati Sepetçioğlu bir görüşmemizde şöyle

bir hatırasını anlatmıştı:

Romanlarım yeni yayınlanmaya başlamış. Yavaş yavaş

ülkede tanınmaktayım. Birkaç romanımı babama gönderdim. Bir ziyaretimde laf

arasında, baba kitaplarımı nasıl buldun diye sordum. Bana şöyle dedi:

Oğlum, eline sağlık, çok güzel yazmışsın. Yalnız şunu anlayamadım. Sen o kadar

yalanı nereden buldun Bu saf Anadolu insanı, Avrupa menşeli romanın aslının

zaten hayale, ya da kaba tâbirle yalana dayandığını bilmiyordu. Onun dünyasında

kitap denilince, içinde yalnızca doğrular olmalıydı. Merhum Sepetçioğlu nun pek

çok eserini okudum. Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı da okuduklarım arasında.

Bu romanlarda Selçukluların ilk devresi, yükselişi, çöküşü, Osmanlı Devletinin

kuruluşu anlatılmakta. O tarihler ise yazılı belgelerin hemen hemen hiç

olmadığı devreler. Adı üstünde roman deyip geçerseniz olur, ama ciddiye alıp

kaynak gösterirseniz, olmaz.

Bir tanıdık romancı bir gün bana; Osmanlı Devletinin

kuruluş yıllarını yazacağım. Elinizde kaynak eser var mı Ya da o devreyi

anlatan kitaplar var mı dedi. Kendisine o devre ile ilgili ciddî kaynaklar ve

belgeler bulunamayacağını, zira mevcut belgelerin Bursa daki yangınlarda yok

olduğunu söyledim. Elimde yalnızca o devreyi anlatan merhum İbrahim Hakkı

Konyalı nın, imzalayıp hediye ettiği Ertuğrul Gâzi İhtifâli ile ilgili bir

kitapçığı vardı. O kitabı kendilerine verdim. Baktım o ufacık kitapçık sonradan

üç kitap doğurdu. Romancımız beş- on sahifelik bilgi kırıntısını almış, gazetecilik

tâbiriyle köpürtmüş ve davul gibi üç kitap hazırlamıştı. Benim bahsettiğim bu

iki romancı bizden olanlar. Yani atsalar da tarihin ve kültürümüzün kanına

girmezler. Şimdi kanallarda tarihî dizi furyası başladı. Şöyle ucundan

kenarından bakıyorum. Merhum Sepetçioğlu nun babasının dediği gibi; Yahu bu

kadar yalanı nereden buldunuz diyorum. Bunlar öyle yabana atılacak yalanlar

da değil. Haremi, en mahrem hayatı canlandırıyorlar. Bre insafsızlar, o devirde

bir hanımın bir saçının telini görebilir miydiniz Şimdi aklınız sıra intikam

mı alıyorsunuz Sözüm ona çağdaş ve seküler bir hayat tarzına otantik

kıyafetler giydirerek meş um ve menhus niyetinizi örtbas edebileceğinizi mi

zannediyorsunuz

Bu akım da yeni çıktı. Neymiş adamlar, Doğu ve Güneydoğu daki,

Karadeniz deki, Ege deki hayatı anlatan dizi filmler yapıyorlarmış. Dizilere

inandırıcılık katmak için, o bölgelerde çekim yapıyorlar. Kıyafetler o bölgeye

has. Şive taklidi de yapıyorlar. Peki ya senaryo, ya muhteva .. İşte orasını

sormayın. Onlar bütünüyle Avrupa dan aşırma. Yerli artiste Avrupalı bir kantocu

karı kılığını giydirmek yerine, o karının ruhunu getirip dizi oyuncularına

giydiriyorlar. Ya da mösyö kıyafeti yerine mösyö ruhunu giydiriyorlar. Öyle

rezil bir hayat, öyle dessâsâne oyunlar, şeytanlıklar, sahtekârlıklar, namusa

göz dikmeler bizim Anadolu muzda olabilir mi  

İçine dram, aksiyon, komiklikler katarak o rezillikler

ekranlara getirilmekte. Kimse de sesini çıkartmamakta. Sesini çıkartanlar ise,

vay sanat düşmanı! denilip linç edilmekte. Mevcut yönetimler de bu duruma

sesini çıkartmamakta. O bölgenin milletvekilleri bile, Yahu bizim kültürümüzü

mıncıklamaya, sulandırmaya, dejenere etmeye, zehirlemeye ne hakkınız var Niçin

yalanlarla bölge halkını rencide ediyorsunuz demiyorlar. Yalan makinası

dönmeye, insanları çarkları arasına alarak öğütmeye devam ediyor. Bir de

üstelik, Bu kadar yalan atıyoruz, hani madalyamız, hani destek primimiz

diyorlar.

Sevgili Peygamberimiz (asm), Müslümanın günah

işleyebileceğini, ama aslâ yalan söylemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Yalanın

y si bile bizim kapımızdan girmemesi lazım. Ama bir bakıyorsunuz, bırak

kapıdan girmeyi, her yan yalanlarla dolmuş. Bu kadar yalan arasında insanlar

nasıl doğruyu bulsun