Bir gözlemle konuyu ortaya koymaya çalışacağım. Gözlem kelimesini bilerek kullanıyorum ama genel bir gözlem değil. Genel gözlem, olayın iç ayrıntısını vermekte daima olumlu sonuca ulaştırmaz. Buna karşılık özel gözlem, ister istemez öznel değerlendirmelerden, bir başka söyleyişle duygularımızın işe karışmasından soyutlanamaz. Doğa ya da nesne özel gözlemin konusu haline getirildiğinde, öznellik çıkartılacak yargıyı gölgeleyebilir ve nesnellikten uzaklaşmaya yol açabilir. Ancak insan ve onunla ilişkili konularda, özel gözlem, öznele kapıyı dengeli açık tutabilirse, insanı kendi varlık şartları içinde daha yakından kavramayı sağlar. Dolayısıyla insanî olanı kendi dramı içinde kavramanın yanında duyumsamayı da beraberinde getirebilir. Bunun sağlayacağı bakış açısı ufkumuza iç bükeyleriyle insan coğrafyasını derinliğini sezdirecek kertede açma fırsatı verir.
Gözlemimin konusu iki üniversiteyi bitirmiş ve askerliğini yapmış, kıyısından köşesinden hayata adım atmış ama yeni bir adım atma isteği, boşluk ürpertisiyle uyarılmış iki gençtir. Anlattıklarından, muhayyilemin ayaklanmasıyla muhtemel imkan ve imkansızlıkların yer değiştirdiği farazî seçenekler metafor halini alır gibi oldular. Gençlerden biri Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü mezunu. Öğretmen olarak bir türlü tayin olamamış. Askerliğini uzun dönem yedek subay olarak yapmış. Askerlik sonrası, fizik alanında kuramsal çalışma yapmak maksadıyla, bir yolunu bulup Litvanya nın Vilnius Üniversitesi ne gitmiş, kabul edilmiş. Ancak yıllık 800 dolarlık ücreti ödeme imkanı olmadığı için, gerisin geriye Türkiye ye dönmüş. Bir özel okulda bir kaç ay çalışmadan sonra, okulun yönetimi mali zorluk gerekçesiyle işine son vermiş. Uğraş, yardım, binbir destekle bir güvenlik şirketinde takım başkan yardımcılığı gibi bir iş vaadi almış. Ama henüz işe başlayamamış.
İkinci genç, yabancı dilde öğretim veren önemli üniversitelerimizden birinin iktisat fakültesinden mezun. Askerlik öncesi iki üç yıllık iş tecrübesi olmuş. Askerliğini kısa dönem yapmış ve Ocak ayında terhis edilmiş. Bazı yerlere başvurmuş, henüz olumlu bir cevap alamamış. Bu arada işsizlik yardımı almak umuduyla araştırma yapmış ama konunun öngördüğü bir şart dolayısıyla başvuru imkanı olmadığını görmüş.
Daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Her iki gencin konuşmalarının satır aralarından nasıl bir ruhsal karmaşa yaşadıklarını, hayatlarının daha başlangıcında ne türden bir ıssız, yankısız ve duyarsız dünyayla kuşatıldıkları duygusunu sezinliyorsunuz. İçinde bulundukları şartları, önyargılı değerlendirme yapma gerekçesi olarak kullanma niyetleri olmaksızın, anlamaya çalıştıklarını ama süratle bir anlam boşluğunun çekimine kapıldıkları farkediliyordu. Burgu gibi "neden", "niçin" sorgulaması, onların zihninde dönüp duruyordu. Açık bir yoksunluk duygusunun benliklerini küflendirmeye başladığını, olanca çaresizlikle hemen yaşamaya başlıyordunuz. Durumları, kırılmış ve kıvrandıran hayatlarının ilk yaman tecrübesini, ancak utanç duygusuyla ifade edebiliyorsunuz. Yardımda bulunup bulunmama, artık anlamsız bir çabaya dönüşüyor. Umut yeşertme sözleri, kırılmış ve kıvrandırılışları karşısında zoraki indirilen bir darbe etkisi olabiliyordu ancak.
Bu iki gencin bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu resim, görünüş itibariyle "işsizlik" nitelendirmesine konu edilebilir. Gerçekte görünüşün imlediği şey, işsizlikle ifade edilirse, insan olgusu birden basit, kaba, vurdumduymaz bir istatistik halini alarak, aldatıcı bir görünüşe dönüşüveriyor. Ülkemizde genel geçer anlayış da, ne yazık ki budur! Fakat "işsiz" nitelendirmesini yaptığımız anda, insanı ustaca yokederek bir nesneye indirgeyiveriyoruz. O andan itibaren yapay, hatta utanç verici bir zırha da bürünüyoruz. İnsanlığımız, duyarlığımız, sorumluluğumuz ölçülen, tartışılan, bir süre sonra ortadan yokedilen bir meta oluveriyor. Sonunda seçip giydiğimiz ya da giydirildiğimiz zırh, ya kapitalizm ya da sosyalizm haddehanesinde dökülmeye başlanıyor. Her iki zırh içine aldığı insanı, insanlığından kopartıyor, doğasını başkalaştırıyor, yapma birer yaratığa dönüştürüyor. Bu yaratığın ruhunu asla bilemiyoruz. İnsan, ruhu olan bir varlık olduğu ve en zor şartlarda bile ruhunda bir açık kapı taşıdığı için temas kurmak her zaman mümkündür. Oysa ruhu başkalaşmış bir yaratıkla, bütün temas yollarını da kesmiş oluyoruz.
Somut olarak şunun üzerinde bir akıl yürütelim. Nüfusumuzun, nerdeyse yarıya yakını otuz yaşın altında. İktisadi yönden üretken bir güç sözkonusudur. Ama değil. Üniversiteyi bitirmiş bir gence, yine iktisadi anlamda, belli bir yatırım yapıyor ve bunun verime dönüşeceğini hesabakatıyoruz. Ama verime dönüşmüyor. "İşsiz" hanesine kaydediyoruz. Kapitalist zırh giyen anlayış bu gücü verime dönüştürmede bir takım engeller (!) ileri sürerek devre dışı bırakıyor. Sosyalizm zırhına bürünen sadece onu tekdüze hesap kalemine indirgemekle uğraşıyor. "İşsiz", emek siz, üretimsiz, etkinliksiz, hareketsiz, durağan, bir takım hesaplama işlemlerinin birer kalemi olabilir mi insan Böyle basit bir soruyu sormuyoruz. Nasıl bir aymazlıktır bu