Ali Şeriati’nin insanın dört zindanı kitabında dünya dışı bir bilginin dünyayı keşfettikten sonra insan üzerine yaptığı gözlemleri anlattığı bir bölüm vardır. Burada bilgin der ki; “Dünya adı verilen bir gezegende insan diye çok gelişmiş varlıklar bulduk. Bu canlılarda özel bir birbirini öldürme deliliği vardır. Ailelerini, evlerini, işlerini bırakırlar gelişmiş silahlarla savaşmaya giderler. Yiyecek sağlamak için sanırdım ama birbirlerini öldürdükten sonra evlerine dönüyorlar. Daha sonra başka bir toplulukla savaşıp tekrar evlerine dönüyorlar. İnsan denilen canlının kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu tarihi vardır. Bütün donanımlarını birbirlerini öldürme araçları yapmak için harcarlar. Birbirlerini yeseler, besin sağlamak için öldürdü diyeceğim ama besinlerini başka yoldan karşılarlar. Bu öldürmelerden dolayı böbürlenirler ki, nasıl bir ruhsal durum olduklarını anlayamadım. Bir de bu öldürmeler üzerine destanlar yazarlar. İnsanların çok ileri gitmiş ve yeryüzüne ileri düzeyde egemen olmuş bulunmasına karşın öylesine delilikleri vardır ki, şimdiye kadar hiçbir hayvan bu deliliklere tutulmuş değildir.”
Dışarıdan dünyada olup bitenlere çıplak göz ve berrak bir zihinle bakıldığında görülen manzara bundan farklı değildir. Günümüz dünyası kan, zulüm, savaş ve sömürü üzerine oturmuş bir yapıdadır. Hâlbuki bizler birbirimizi sömürmek için değil, birbirimizi tamamlamak üzere gönderilmiştik. Ne yazık ki insan şeytanın iğva ve hilelerine aldanmış vaziyette ve bundan dolayı imtihanı kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Yeraltında yer üstünden onlarca kat insan olmasına rağmen, insanların bu denli yerüstü için çabalamalarını anlamak gerçekten zordur. Ayaklarının altındaki dünyayı insan omuzlamak istiyor. Bu yükü kaldıramayacağı aşikâr ama yine de bütün hayatını buna vakfediyor. Beri dünyaya müptela olmuş insanlar, Asr suresindeki insan ziyanda uyarısına neden kulak vermezler ki?
İnsanlar dünyayı sahiplendikleri kadar üstündekilerini de sahiplenirler. Paylaşmak istemezler ve daha çoğuna sahip olmak gibi arzuları vardır. Rabbimizin sonsuz nimetlerinin paylaşımı üzerinden insanların birbirlerini öldürmesi üzerine düşünmeliyiz. Böyle bir hırs ve hasedin insan kalbinde nasıl yer tutabildiğine şaşmamak elde değil. Allah’ın Rezzak ismine muhalif edercesine dünyanın geri kalanına talip olmak, Âdemoğlunun vardığı ahlaki yırtılmaya örnek olsa gerek.
Eleştirilen bu hususları sadece kapitalist bir toplumsal örgünün arızaları olarak görmek yanlış olacaktır. Anadolu’da bir karışlık sınır ihlalinin kavgalara neden olduğu ve canlar aldığı düşünüldüğünde insanın sahip olduğu hırsı her toplum ve seviyede görebiliyoruz. Fakat böyle bir özelliğin insanda var olduğunu düşünürsek, İslam bunu engellemeye yönelik bir sistem tesis etmek için çalışırken, kapitalist iktisadi anlayış insanın bu zaafı üzerine bir sistem kurmayı amaçlar. Günümüz dünyasının tarihin en vahşi sömürü çarkına sahip olmasının nedeni de bu.
Bunun için insan tarih boyunca hep uyarılmıştır. İnsanlık tarihi aslında kaybettiklerinin hatırlatılması tarihidir. Unutmak bir hatadır ve hata âdemoğluna mahsus bir durumdur. Asıl endişe verici unuttuğunu unutmaktır. Çünkü bu unutkanlık insanın varlık gayesinin inkârını da beraberinde getirmektedir.
İnsanlar dünyada cenneti yaşama gayretine düşeli, asıl gayesinden ve asıl cennetinden uzaklaşmaktadır. Bu yüzden ahiret inancını zinde tutmak önemlidir. Ahireti unutmamak gerekir, ama aynı zamanda dünyanın da farkında olmalıyız. Dünyaya teslim olan değil, dünyayı teslim alan bir insan duruşuna ihtiyacımız var.