Son yaptırım kararı Türkiye-Amerika ilişkileri açısından bir ilk. Neden? Çünkü bu karar hükümete ve tüm ülkeye dönük olmamakla birlikte, hükümet üyesi olan Adalet ve İçişleri bakanlarını içeren bir karar. Rahip Brunson’un serbest bırakılmasına dönük baskılar, ne 15 Temmuz’un, ne hukukun ne de mahkemelerin ABD için bir anlam ifade etmediğini teyit etmiş oldu. ABD sanki esir düşmüş bir vatandaşı için mücadele ediyormuş gibi bir görüntü verdi, öyle davranmaya da devam ediyor. Gerçi ABD’nin bu yaklaşımında ülkemizdeki sorumluların baştan beri süreci yanlış yönetmesinin de büyük katkısı oldu. ABD Brunson’u istediğinde, “sen de bizim senden istediklerimizi ver” şeklindeki cevaplar, rehine pazarlığı gibi bir algıyı destekledi ve ABD’nin böylesine fütursuzca bir karar almasına kendilerince bir gerekçe oluşturdu.
Peki, bundan sonra ne olur?
Bu soruya cevap vermeden önce Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ABD’li mevkidaşıPompeo ile Singapur’daki görüşmesinden sonra yapılan karşılıklı açıklamalara bakalım. Pompeo, açıklamasında, “PastörBrunson’ın evine dönmesinin zamanı geldi. Umuyorum bunun ne olduğunu anlıyorlardır. Bu, çok ciddi olduğumuzun göstergesi. Bu, Türklerle aramızdaki birçok sorundan biri. Brunson’ın eve dönmesi gerekiyor. Bu, Türk hükümeti tarafından diğer tüm Amerikalılar için de geçerli. Gayet açık. Bu kişileri, bu masum kişileri çok uzun zamandır tutuyorlar” demiş. Yani ABD talebinin sadece Brunson’la sınırlı olmadığını, başka isimlerin de iadesini istediklerini söylüyor. Bütün bu kişilerin ise “masum” olduğunu iddia ediyor. Arada birçok sorun var diyor. Bu da onlardan biri demekle aslında burada adım atmazsanız diğer sorunlarda ipler bizim elimizde mesajı veriyor. Anlayacağınız tehdit ediyor.
Bakan Çavuşoğlu ise görüşmenin ‘çok yapıcı’ olduğunu belirtmiş. “Ülkeler arasında görüş ayrılığı olabilir. Biz Türkiye olarak sorunları diplomasi, mutabakatla çözmeyi arzu ettik. Tehditlerle, yaptırımlarla hiçbir çözüme varılamayacağını da söyledik” demiş. Yani Sn. Bakan yargıya intikal etmiş bir konu hakkında nasıl bir mutabakattan bahsetmiş bilmiyorum. Aslında bu durum yanlış stratejinin hâlâ devam ettirildiğini gösteriyor. Bu açıklama bize ABD’ye karşı çok fazla direnmenin mümkün olamayacağının da ipuçlarını veriyor.
Diğer açıklama ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan geldi. Sn. Bakan, Singapur’da yapılan dışişleri bakanları görüşmesini “Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde ipler hiçbir zaman kopmaz. Bugün gayet yapıcı, olumlu bir süreç var. İki ülkenin menfaatine olacak şekilde, yapıcı bir iletişimin devam etmesi yönünde güçlü irade masaya konulmuş. Bu çerçevede bunu korumaya devam edeceğiz.” demiş. Bu cümlelerden sonra Pompeo’nun yukarıdaki açıklamasını bir kere daha okumanızı tavsiye ederim. Sonrasında ise kendi kendinize şu soruların cevabını veriniz.
Olaylara böyle yaklaşan bir ABD ile ‘iki ülke menfaati’ karşılıklı olarak nasıl korunacak? ‘Yapıcı bir iletişim’ hangi zeminde ve hangi koşullarda nasıl devam edecek?
Bizler neden Sn. Bakan’ın ifade ettiği ‘gayet yapıcı ve olumlu bir süreci’ göremiyoruz? Şimdi ise yukarıda sorduğumuz şu soruya hep beraber yanıt arayalım; peki, bundan sonra ne olur? Çok derin analizler yapmaya gerek yok. Aslında cevap çok basit.
Ekonomide dışa bağımlı olan, cari açık, dış ticaret açığı, bütçe açığı gibi açıklar ekonomisinin genel karakteristiği haline gelen, dış politikasında sürekli kafa karışıklıkları yaşayan her ülkede ne oluyorsa bizde de o olur. Yani anlayacağınız Brunson konusu Pompeo’nun ifade ettiği diğer sorunların oluşturduğu baskıyla, ABD’yi tatmin edecek bir yol haritasıyla çok uzun olmayacak bir zaman dilimi içinde çözülür(!)