Bozmak ve bozulma kavramları

Abone Ol

Başta medya olmak üzere yıllardır tedirginliğimizi “bozmak” kelimesiyle dile getiririz. Oysa bozmak, insanın elinde olan bir kavram değildir.

İnsan ancak çarpıtmalar yapabilir lakin bu çarpıtmalar ile aslında var olanı bozmaya gücü yetmez. Din, kutsallar ve inançlar bu bağlamda yer alır. Dinin tek koruyucusu Allah’tır. İnsanlar birtakım çarpıtmalar yapabilir ancak bu şekilde var olan dini bozmaya kimsenin gücü yetmez. Geçmişte İslamiyet’ten önce dinlerin bozulması Allah’ın verdiği izin neticesinde olmuştur. İnsanlar zihni çarpıklıklar yaşamış, bunu yaymış ve herkesi inandırmış ise sebebi gelmesi gereken yeni bir peygamber var olduğundandı. Biliniyordu ki Efendimiz (s.a.v.) gelene kadar bu döngü sürecek. Bunun en temel örneği olarak İslamiyet’i yaymak ve anlatmak için görevlendirilmiş sahabelere “Sizin kitabınız Meryem anamız hakkında ne anlatıyor” diye sorarak “Sonunda beklediğimiz peygamber geldi demek ki” cevabını verip İslam’ı kabul edenleri verebiliriz.

Her şeyi tüm boyutları ile öğrenen, anlayan ve kavrayan bireyi hiçbir çarpık düşünce saptıramaz. Hani bir bahanemiz vardır “evladımız iyi lakin çevresi bozuk” diye. Yanlış. Çevre bozuksa evladımız da bozulur düşüncesi tamamen yanlıştır. Zihni yeterince tatmin olmamış, her sorusuna cevap bulamamış, gördüğü, gözlemledikleri ile kendisine anlatılanlar çelişmiş ise o birey sorgulamaya başlamış demektir. Nihayetinde de kendisini en iyi rahatlatacak yol olan inkâr yolunu seçmiş, böylece arkadaşlarına yani çevresine ya da daha geniş düşünürsek düzene ayak uydurmuş hem geri kalmamış çağ atlamış hem de yalnız kalmamış sıkı bir çevre edinmiş hem de çokça sevilmiş ve övgü duymuştur.

Cehenneme giden yolun süslü olması mecazdır. Nefse tatlı gelen şeylerin çokluğu gönlün o şeylere kaymasının kolaylığıdır bize anlatılan. Bu yola girmek ise birilerinin bozması ya da birilerinden etkilenerek bozulma ile olmaz, bilakis kişinin özgür hür iradesi ile olur.

İnancı yitirmenin en mühim nedeni inandığımız zemine aykırı binlerce durumu gözlemlememizdir. Bu noktada dini yüzeysel anlatmak, tasavvuf hakkında fikir sahibi gibi konuşmak topluma kolayca inkâr edeceği bilgiler vermektir. Hiçbir ilim derinleşmeden anlam kazanmaz. Ve insan derinleştiği bilgiden koparılamaz. Bu bahaneyi yani “bozuk, bozulma, bozgun” bahanesini bir kenara atıp ilimde derinleşme yoluna gidilmelidir. Gazali’den başlayıp İbni Arabi’ye oradan uzanarak Mahmud Sami Ramazanoğlu’na kadar aklımıza gelen tüm ilim ve tasavvuf ehlini anlamak ve kavramak gerekli. İşte o vakit kimsenin kutsalları bozamayacağını adımız gibi bilir, büyük bir iç rahatlığı, gönül huzuru ile yaşamaya devam ederiz. Ve bir gün evladımız inancımıza aykırı bir duruma düşerse de biliriz ki müsebbibi biziz. Ne çevre ne çağ. Yalnızca biz.

Buradan hareketle aile kavramına inancını yitirenin aile yapısını çürümüş görmesini, şahit olduğu evliliklerin sudan sebeplerle noktalanmasını, kalbini başkasında bırakanların hiç sevmedikleri insanlarla evlenmiş olmak için evlendiğini anlamasını sebep olarak söylersek ve eklersek kız çocuklarımıza dahi şehvet duyabilen canavarların varlığını ve bunun insanı nasıl bir mide bulantısına ittiğini anlamak çok da zor olmayacaktır. Buradaki inanç kaybı da insanların bozması sonucu değildir. Bireyin kendi zihninin içinde olup bitiveren bir şeydir.

Lütfen bizi insanlığın bittiğine inandırmayın.