Toplumu sevk ve idare etme noktasında bulunanların plansız, programsız, öngörüsüz ve kendi zihin yapılarına bakılırsa tüm sorumluluklardan azade oluşu, halkın mevcut sorunlarının çözülmemesine ve yetmezmiş gibi yenilerinin de eklenmesine neden oluyor. Eğitim, sağlık, adalet gibi temel sahalardaki sorunların giderek dayanılmaz noktalara varmasına alışıktık, bunların daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşmesine şahit oluyoruz artık. İşin mantıksız yanı, iktidar sahipleri bu kötü gidişatı ya göremiyor ya da gördükleri halde göz boyama maksatlı olarak gidişatı kamuoyuna farklı şekilde yansıtıyorlar.
Eğitimde her gelen bakan yeni bir şeyler keşfetmiş gibi sil baştan yeni bir sistemi(!) uyguluyor. Buna rağmen eğitim kalitesi giderek düşüyor, diplomalı işsiz sayısı artıyor, şiddet olayları kulların içine kadar girerken gelinen noktada “insan yetiştirme” amacından giderek uzaklaşılıyor.
Sağlıkta cicili bicili, otel konforunda, AVM lüksünde, “hasta garantili” şehir hastaneleri açılıyor ama muayene olmak isteyenler randevu bulamıyor veya aylar sonrasına bulabiliyor, “ücretsiz” olması gereken hizmetler bir şekilde ceplere yansıyor, gerek özlük hakları gerekse de şiddet olayları nedeniyle doktorlar bırakıp gitme noktasına gelirken, “giderlerse gitsinler”den öte bir şey söylenmiyor.
Adalet meselesi zaten başlı başına bir muamma. Namusluları, namussuzlardan koruması gereken sistem, kuraldışı olanlara, kural kaide dinlemeyenlere zerre kadar caydırıcılık hissetmiyor ki, toplumda hızla bir “Teksaslaşma” yaşanıyor, eşkıyalıktan medet umanların sayısı artıyor. Kurallara bağlı yaşayanlar, adalete güvenmeye ve inanmaya devam etmek istese de beklenen adalet bir türlü tecelli edemiyor.
Tüm bu temel sahalardaki sorunların bir türlü çözülememesi ve yeni sorunların eklenmesine ek olarak belki de hayatın idamesi açısından en önemli saha olan ekonomideki fiyaskoya ise ayrı bir parantez acımak gerek belki de. İktisat öğretisine (ki mevcut ekonomi öğretisi yüzde yüz doğru olduğu varsayımı elbette ki geçerli değil) aykırı birtakım uygulamalarda ısrarın başta enflasyon olmak üzere fiyatlama davranışı ve alım gücü üzerindeki yıkıcı tahribata neden olduğunu 2018’den itibaren tüm çıplaklığıyla deneyimledik.
Birkaç sene içinde son derece süratle fakirleşen milyonlar, geleceği çalınan bir halk gibi bir sosyal maliyete rağmen yanlışlardan hiçbir ders çıkarılmadı ve sadece isimleri değiştirerek “yeni ekonomi yönetimi” diye bir ambalaj değişimine gidildi. Ekonomiye bakışı “tüketerek ve borç parayla büyüme” gibi sığ bir bakışa dayanan, ne pahasına olursa olsun kağıt üstünde bir büyümeyi tüm diğer her şeyin üstünde gören bir anlayış, sözümona enflasyonla mücadeleyi de “halkı keskin bir fakirleşmenin kucağına itme” pahasına yapmaktan çekinmiyor.
Açıklanan tasarruf paketiyle kamu harcamalarını güya disipline edeceğini sanan bu bakış, ofislerdeki A4 kağıdından veya personel servisinden arttırdığıyla enflasyon düşüreceğini ve kamuoyunu tasarruf yaptıklarına ikna edebileceğini düşünebiliyor.
“Uluslararası yatırımcı” diye sevimli hale getirilen “küresel rantiyeyi” ikna etmek için her fırsatta ABD’de, İngiltere’de, Chatham House’larda soluğu alanlardan, halkı önceleyen bir yaklaşımı bekleyenlerde aramak lazım sorunun ta kendisini.
Bir anda patlayan enflasyonun müsebbibi saçma sapan ekonomi deneyi veya politikaları değil de sanki halkın kendisiymiş gibi tüm faturayı halkın sırtına yüklemenin ahlaki mahzurunu dahi dert etmeyen bir anlayış söz konusu. Halkı ikna etmek için sadece kerameti kendinden menkul ve baştan savma bir tasarruf paketini yeterli görenler, ABD ve İngiltere’deki uluslararası yatırımcı kılıklı küresel rantiyenin peşinden ayrılmıyor ama.
Adı konmamış bir IMF programı hem de en acımasız şekilde uygulanıyor. Dışarıdan kaynak bulunamadığı için tüm fatura halka çıkıyor, çare vergi artışlarında ve her zamanki gibi halkın cebinde aranıyor.
Yeni vergi paketi halkı daha da fakirleştirecek. Yandaş müteahhitler, iktidara yakın sermaye sahiplerine dokunulmayacak ama yine halkın tepesine binilecek. İnsanların zaten yetersiz olan ücretlerine bile zam yapılmasına karşı çıkanlar büyük sermeyenin borçlarının silinmesini görmeyecek bile. Kamuda tasarruf falan yapılmayacak, itibardan zaten tasarruf etmeyecekler. Enflasyon da düşmeyecek.
Memleketin kökleşmiş sorunlarının hiçbiri çözülememişken, kendisini sorumlu bile görmeyen bir iktidarla 2028’e kadar gitmez bu iş. Yaşanan keskin fakirleşme her geçen gün şiddetini artırırken ve umut diye ortaya konan program bile en iyimser tahminle 2026 sonrasını işaret ederken 2028’e kadar bu koşullarla devam edilemeyeceği ortadadır. Önümüzdeki seneden itibaren bir erken seçim ihtimali ciddi olarak gündeme gelmek durumundadır.