Suriye ve Irak’ta ABD varlığını gün geçtikçe artırıyor, adeta bölgeye yerleşiyor. Bölgedeki faaliyetlerini de terörle mücadele adına yaptığını ileri sürüyor. Hâlbuki bölgede oluşturulmuş üslerin varlık sebebi bölgede ABD adına çalışan terör örgütlerine destek vermek. Bunu görmek ve değerlendirmek için özel araştırmalara ihtiyaç olmadığını sanıyorum söylemeye bile gerek yok. Bu bakımdan medyaya yansıyan haberlerin, “ABD’den Suriye’ye yeni üs ve takviye” ya da “ABD’den YPG’ye sevkiyat” gibi farklı başlıklarda verilmiş olmasının işin aslını değiştirmediğini unutmamak gerekiyor. Olayın özü ABD, Suriye’de terör örgütü PKK/YPG’nin işgalindeki Haseke’de yer alan askeri üsse 40’a yakın araçtan oluşan askeri ve lojistik takviyeden ibaret. Çünkü ABD’nin bölgedeki üsleri bölgeyi sürekli olarak çatışma halinde tutmak, bölgedeki terör örgütlerine, “Ben arkanızdayım” mesajı vermek için faaliyette bulunuyor. Bu arada bölgemizdeki ABD varlığı karşısında Avrupa Birliği ve NATO gibi uluslararası örgütlerin hiçbir itirazının olmayışı üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü gerek Avrupa Birliği gerek NATO bir ihtilaf söz konusu olduğunda ve taraflardan birinin Müslüman ülke olması durumunda ortaya tam bir Haçlı dayanışması çıkıyor.
Bu arada Birleşmiş Milletler örgütünün kuruluşu sırasındada Haçlıların çıkarlarının korunması örgüt yapısı sebebiyle teminat altına alındığı düşünüldüğünde aslında bazı örgütlere bir Müslüman ülkenin alınmış olması göstermelik olmaktan öte geçmiyor. Bu köşede çeşitli kereler dikkat çektiğim Yunanistan-Türkiye ilişkileri karşısında başta ABD olmak üzer NATO gibi uluslararası bir örgütün sergilediği tavır da bu söylediklerimizi tasdik ediyor. Bunun ötesinde Rusya- Ukrayna çatışmasının başlaması ile birlikte milyonlarca Ukraynalı sığınmacıya AB ülkeleri hemen kapılarını açtılar, ama sığınmacıların dini İslam olunca tüm kapıları kapattıkları gibi sığınmacıları Akdeniz sularına itmeyi sürdürüyorlar.
Buna karşılık İsveç’in NATO üyeliğini onaylamamız için baskı uygulamayı görev biliyorlar. Bir Alman profesör de başörtülü bir kızı dersten atıyor. Tüm bunları yaparlarken insan hakları hiç akıllarına gelmiyor. Aynı zamanda İsveç’te Kur’an-ı Kerim’i yakmak ve yırtmak mahkemelerinde düşünce özgürlüğü olarak tanınıyor. Kısacası, Haçlılarla dünya üzerinde birlikte yaşıyor olsak da son sözü söyleme hakkını kendilerinde gören Haçlılar, bizleri de kendilerini taklit etmeye zorluyorlar. Gerçi içimizdeki bazı Haçlı hayranları bu Batı, bir diğer ifadeyle Haçlı zihniyetini gönüllü olarak taklit etmeyi ilericilik görüyorlar. Böyle olunca da aslında Haçlılardan önce içimizdeki Haçlı hayranlarını yargılamak durumundayız.
Sözü uzatmadan diyebiliriz ki, içimizden birileri ellerine Haçlıların kutsal kitabını alıp başkentin ortasında yırtmaya ve yakmaya kalksa -bunu kesinlikle istemem- dünya üzerinde nasıl bir hava estirilir, insan hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü söylemleri yükselir ki birbirimizi o gürültü arasında duyma imkânımız olmaz diye düşünüyorum. Kısacası, geldiğimiz noktada görünen o ki, her türlü haklar Haçlılar için, geriye kalanların böyle bir hakları söz konusu değil. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu dünyada barış ve adaletin sağlanması mümkün olmaz, olmuyor. Bizim mahkemelerimizde yargılanıp suçlu bulunanların serbest bırakılması için baskı yapanlar benim kutsal kitabımı yakıp yırtmalarına rağmen düşünce özgürlüğü kılıfı ile aklanıyor. Nedense hep kendileri haklı, kendilerinin düşünce özgürlüğüne sahip olduklarını düşünüyorlar. Kısacası hak ve hukuk sadece onlar için işleyen bir dünyayı dayatıyorlar. Onların bu dayatmalarını kırmanın yolu da mazlumların ayağa kalkmasına bağlı.