Gündem

"Bizim insanlarımız öldü ama siz dilinizi kaybettiniz!"

"Bizim insanlarımız öldü ama siz dilinizi kaybettiniz!"

Abone Ol

Arzın merkezi; üç büyük dinin göğüs kafesidir. İngilizlerin Ortadoğu dediği, bizim içinse Bereketli Hilal‘i Mekke, Medine ve Kudüs‘ü içine alan altın kafes... Kâbe buradadır, Mescid-i Aksa burada... Yeryüzüne iniş buradaydı, göğe yükseliş burada...

Bu topraklar; Nuh‘un gemisini, İbrahim‘in ateşini, Musa‘nın önünde denizin dize geldiğini gördü. Dünya hayatı ilkin bu topraklarda neşvü nema buldu, en vahşi kıyımlar en şedid savaşlar burada gerçekleşti.

Rivayet odur ki Mahşer de burada olacaktır. İsa Aleyhisselam‘ın yeryüzüne inişinde  ilk buraya geleceği  rivayet  edilir. Deccal fitnelerini bu topraklardan sürüyecek, Mehdi kurtarıcı eteklerini buraya serecek. Adem ve Havva‘nın yeryüzüne indiği, dünyanın ilk çocuklarının doğduğu, ilk cinayetin işlendiği peygamberler beşiğinde son kez toplanacaktır tüm mahlûkat.

Filistin‘e Özgürlük Konvoyu‘yla Arzın Merkezi dediğim o toprakların bir kısmını gördüm nihayet. Her şehir en çok insanlarının yüzlerinden okunur çünkü insanlar üzerine bastıkları toprağın rengiyle renklenmişlerdir diye zihnime kazıdığımdan, karşılaştığım herkesin yüzüne uzun uzun baktım. Erkeklerin, çocukların ve illa ki kadınların... Bir ayna gibiydi her biri. Yüzlerine düşen her çizgide tarihin ayrıntıları saklı, acı, mutluluk, gözyaşı, kahkaha, güzellik, çirkinlik en fasih haliyle kayıtlıydı.

Ürdün Akabe‘de bir Arap ailenin evine misafir olduk. Evin sahibesi 60 yaşında ve 10 çocuk annesi olan Nüfuz Sabir. Nüfuz Hanım‘ın eşi de Akabe‘de bir otel işletiyor. Hem evlerinin hem de otellerinin kapısı orada kaldığımız 5 gün boyunca bizlere açıktı.

Nüfuz Hanım, gelini Ela ve kardeşi Buseyna ile çaylarımızı içerken koyu bir sohbete daldık. Hepimiz için tanıdık bir sofranın etrafında yıllardır görüşmediğimiz akrabalarımızla hasret gideriyorduk sanki.

"Bizim insanlarımız öldü ama siz dilinizi kaybettiniz" diyerek söze başladı Nüfuz Hanım.  Cumhuriyetin ilanının ardından gelen inkılâplar ve özellikle Harf devrimi ile "öncesinde Hilafetin taşıyıcısı olan sizler bir anda tüm İslam dünyasından uzaklaştınız" sözleri aynı kültürel ve dini kodların taşıyıcısı olan halkların birbirini bu denli az tanıyışının nedenini işaretliyordu.

Ürdün‘de baskıcı bir rejim var ve karşıt sesler kısılmaya hatta yok olmaya mahkûm. İnsanların tepesinde Demokles‘in kılıcı gibi durmadan sallanan yasaklara, bir afyon gibi en fakir ailenin evinde bile mutlaka bulunan televizyon ve sürüyle dizi filme rağmen "Ürdün halkı düşünen bir halktır. Filistin bizim halkımızın gündeminden hiçbir zaman düşmez. Biz evlerde sadece tespih çekip oturacak insanlar değiliz. Evlerimizi herkese açıyor çeşitli sosyal çalışmaların içinde bulunuyoruz. Ama basın yayın özgürlüğümüz yok. Düşüncelerimizi duyuramıyoruz" diyor ve şöyle sürdürüyordu konuşmasını:

"Belki sizden sonra konvoyu karşılayıp ağırladığımız ve sokak gösterileri yaptığımız için sorgulanabiliriz. Biraz sivrilen erkekler hapse bile atılabilirler. Ama korkmuyoruz. İmanı olmayan kimse sahip olduğu başka şeyleri kaybetmekten korkar ama imanı olanlar sadece onu kaybetmekten korkarlar. Bizim imanımız var, bu yüzden korkmuyoruz."

Nüfuz Hanım vaktinin çoğunu okuyarak geçiren birikimli ve cesur bir kadın. Topraklarında yaşayan milyonlarca Filistinliye ve böylesine duyarlı ve dinamik olan halklarına rağmen Filistin meselesinin etrafında dönüp duran ama elini taşın altına koymayan Müslüman devletleri soruyorum ona; tam arkasında göz kırpan Elyat şehrinin ışıklarına aldırmadan yanıtlıyor:

"Bizim davamız İslam davası ve yeryüzündeki tüm toprakların özgürleşmesini istiyoruz. Ama diğer yandan Mısır ve İsrail‘in yanı başında yaşıyoruz. Ha İsrail ambargo koymuş ha Müslüman devletler, hiçbir farkı yok. Onlar İsrail yandaşı biz Allah‘ın yandaşıyız."

Türk dizileri ne kadar gerçek?

Sohbet esnasında orada bulunan bir diğer Ürdünlü Hanım, abla edasıyla söze giriyor: "Zaten okul ve televizyon vakitlerini o kadar dolduruyor ki özel okumalar yapamıyorlar. Basın-yayın özgürlüğü olmadığı için kültür-sanat açısından pek gelişmemiş bir ülke burası. Böyle olunca televizyonun önemi daha da artıyor. Ama televizyon kanallarında yayınlanan tüm haberler, diziler, filmler hatta reklamlar bile devlet güdümünde."

Artık hepimizin bildiği gibi Arap ülkelerinde halkın gözdesi Türk dizileri ve bu dizilerdeki oyuncular. Türk olduğumuzu öğrenen herkes bize istisnasız Murat Alemdar‘ı (Polat Alemdar) ve Muhammet ile Nur‘u (Gümüş dizisinin iki başrol oyuncusu) soruyor. İşin kötü tarafı ise Türk kültürü ve Türkiye ile oldukça ilgili olan Arapların kültürümüzün Kanal D dizilerinde gösterildiği gibi olduğunu sanmaya başlaması.

Vatansız bir Filistinli genç

Ürdün‘ün yaklaşık 5,5 milyona yakın nüfusu var. Bunun 3,5 milyonu Filistinli. 18 yaşındaki üniversite öğrencisi İhsan Hasan da 1967 yılında Ürdün topraklarına göç eden Kudüslü bir ailenin kızı. Ürdün Devlet Üniversitesi‘nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyan İhsan, Amman‘da doğmuş. İsrail tarafından yurtlarından sürülen ailesi zamanında bir çöp bile alamadan gelmiş Amman‘a. Biraz zaman geçtikten sonra Kudüs‘e dönüp baktıklarında arazileri üzerinde bir Yahudi okulunun kurulu olduğunu görmüşler. Ve bir daha da gidememişler Kudüs‘e, önce evsiz sonra vatansız kalan diğer Filistinliler gibi.

İhsan, savaşın nispeten uzağında ama kardeşlerinin acısını hatırında tutarak büyüyenlerden. Gazze‘yi görme hayaliyle yola çıktığımdan gördüğüm her Filistinliye oraları sormak istesem de İhsan‘la Ürdün‘ü konuşuyoruz mecburen. Ürdün‘de genç olmak diye başlıyoruz söze:

"Burada çok fazla üniversite öğrencisi var. Okuma oranı çok yüksek bir ülke Ürdün. Bayanların okuma yazma oranı erkeklere göre daha fazla. Gençler okula gitmedikleri zamanlarda genelde televizyon başında oluyorlar ya da geziyorlar" diye anlatıyor İhsan. "Rejim dolayısıyla siyasetle ilgilenen pek yok. Bunun yerine sporla uğraşıyorlar. Okunan kitaplar genelde ders kitapları ya da dini kitaplar."

Suriye‘nin Filistinli kenti Lazkiye

Lazkiye, Filistinli mültecilerin yoğun olarak yaşadığı bir yer. 1948‘den itibaren şehre gelmeye başlayan ilk muhacirlerin çadırları şehrin sahil bölgesinde kurulmuş. Zamanla kendi çabalarıyla çatılarını kurmuş, yerleşmişler. Her ne kadar "bivatan" diye adlandırılsalar da nicedir burada doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar.

Konvoyun Akabe‘de konakladığı mekan İhvanı Müslim cemaatine ait bir merkez olan Mesleki Sendikalar Birliği Sahası (Sahatu Mucemme‘u Nekabatil Miheniyye). Sonradan Konvoyun burada geçirdiği zamanın anısına ismi Şereyan-ul Heya (Hayat Damarı) olarak değiştirilecek olan bu merkezin bahçesindeki kampa, Akabeli hanımlar evlerinde pişirdikleri birbirinden lezzetli yemekler, hamur işleri ve küçük fincanlarla sundukları yöresel kahveden hazırlayıp getiriyorlar.

"Bir şeyler üretmek için hepimiz çalışıyoruz ama sürekli sınırlandırılıyoruz" diyen hanımlar Gazze Konvoyu için şehirde düzenlenen törenlere katılımın az oluşunun da bundan kaynaklandığını hatırlatıyor ve ekliyorlar: "Böyle faaliyetlere katılmak yasak. Rahatsız olduğunuz bir şeyden şikayet edemezsiniz kabullenmek zorundasınız!"

Zulmün eksik olmadığı topraklar..

Bizler Türkiye‘de bile yeterince özgür olmayışımızdan yakınırken Ürdünlü hanımlar "Biz her şeyden şikayetçi değiliz" diyorlar. "Bazı güzel şeyler de var. Bunları inkâr edemeyiz. Yanlışları da okuyarak, çalışarak, mücadele ederek düzeltebiliriz."

Bu tarz kapalı rejimler görece korunaklı bir yapı oluşturuyor tahakkümü altındaki halk açısından. Çünkü pencereleriniz ne kadar açık olursa yabancı hatta zararlı maddelere karşı o kadar savunmasız kalıyorsunuz. Sonra sıkı sıkıya kapatıyorsunuz kapıları, pencereleri. Böyle olunca, dışarıdan bakan bizler için tam bir muamma oluyor bu topraklar. İçinde saklı bereketi ve insanlarının taşıdığı dinamizmi ancak içine girince anlıyoruz.

Arzın Merkezi‘nde hükmetme yetkisini elinde bulunduranlar da ya korumak adına ya da elinde sırça bir sandık taşır gibi korkuyla yaklaşıp, var güçleriyle sarıp sarmalamışlar yurtlarını. Bu yüzde ne zalim eksik olmuş bu toprakların üzerinden ne peygamber...

Muhacir  doğup, muhacir  ölüyorlar

Lazkiye‘ye yılbaşı akşamı vardık. Şehrin bir yüzünde insanlar coşkuyla yeni yılı kutluyor, şık kıyafetlerle balo salonlarında boy gösteriyor, diğer yüzünde ise Filistinli kardeşlerimiz muhacir bir sevinçle karşılıyordu bizi.

Lazkiye, Filistinli mültecilerin yoğun olarak yaşadığı bir yer. 1948‘den itibaren şehre gelmeye başlayan ilk muhacirlerin çadırları şehrin sahil bölgesinde kurulmuş. Zamanla kendi çabalarıyla çatılarını kurmuş, yerleşmişler. Her ne kadar "bivatan" diye adlandırılsalar da nicedir burada doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad‘ın da memleketi olan Lazkiye‘nin iç kesimlerinde ise yüksek binalar ve daha planlı bir yapı var. Şehrin nüfusu yoğunlukla Aleviliğin bir kolu olan Nusayrilerden oluşuyor ve idari kadrolarda da yine Nusayri ağırlığı söz konusu. Filistinli halkın yönetime dahli söz konusu olmadığı gibi devlet kadrolarında da pek fazla görevlendirilmiyorlar.

Burada 4 gün boyunca konakladığımız kamp alanı El-Cemmu Falastıni diye adlandırılan muhacir yerleşkesinin içinde, Suriye Eğitim Bakanlığına bağlı bir okul. Zorunlu eğitimi destekleyici bir çeşit kurs olarak tarif edebileceğimiz bu okulda 5 ila 10 yaş arası çocuklar 1 hafta ve ya 15 günlük sıkı bir eğitime tabi tutuluyorlar. Öğrenciler normal derslerin yanında özel olarak kültür dersleri ve adab-ı muaşeret gibi alanlarda yetiştiriliyorlar. Küçük, müstakil 5-6 ranzalı odaların yazı ve resimlerle renklendirilmiş duvarları adeta konuşuyor bizimle.

Filistin  davası sahipsiz

Filistin muhaciri İstiklal Hanım ve gelini Baria orada kaldığımız süre boyunca her gün bir ihtiyacımız var mı diye yokluyor bizi. Israrlarına dayanamayıp evlerine misafir oluyoruz. Birkaç kelamlık hoş-beş‘in ardından ben soruyorum, İstiklal Hanım cevaplıyor. Tarihin koridorlarında açılmadık kapıları zorluyoruz, yol bizi kocaman bir hikayeye götürüyor.

"1940 yılında Filistin‘de doğdum. Ben doğduğumda babam hapisteydi. Annem yanına gidip ‘bir kızın oldu‘ dediğinde adımı İstiklal koymuş. Şimdi tamamen İsrail‘in elinde olan topraklarımızda bir zamanlar zenginlik içinde yaşıyorduk. 1948‘de devlet düştü. İsrail‘e karşı silahıyla mücadele eden babam (Muhammed Sayyid Ebu Amuali) tekrar hapse atıldı. Her şeyimizi bırakıp göç etmek zorunda kaldık.

Önümüzde insanları kestiler, kadınlara tecavüz ettiler. Babam ve amcam türlü işkencelere uğradı. Bunların üstüne bir de malımızı, mülkümüzü, vatanımızı, her şeyimizi bırakmak zorunda kaldık. Şimdi eski yaşantımızı bize kim geri verebilir?" diyerek anlatmaya başlayan İstiklal Hanım‘ın yüksek tahsilini tamamlamış 6 çocuğunun her biri ayrı bir yerde yaşamını sürdürüyor. Oğullarından biri ise Filistin meselesi dolayısıyla hapse atılmış, işkence görmüş.

"Aslında bir sıkıntımız yok dışarıdan bakıldığında mutlu olması gereken bir aileyiz. Ama vatanımız işgal altında olunca hiçbir şeyin anlamı kalmıyor." diyen İstiklal Hanım çoğu zaman görmezden geldiğimiz bir hakikati hatırlatıyor bize: "Kudüs sadece Filistinlilerin değil, bütün İslam Aleminindir. Kudüs, Mekke ve Medine gibi kutsal bir yerdir. Peygamberimiz oradan göklere gitmiştir. Bir çok peygamberin kabri oradadır. Hz.Musa‘nın (as) Allah (cc) ile konuştuğu Tur Dağı oradadır. Tüm bunlara rağmen hiçbir İslam ülkesinin sesi çıkmıyor. Siz şimdi burada böyle güzel karşılanıyorsunuz, programlar yapıyorsunuz ama biz normalde Filistin‘in adını bile korkarak anıyoruz."

Filistin  yarasına bir de kanser illeti

Bizim için birbirinden güzel yemekler hazırlayan Baria Nazmi Al Saka, İstiklal Hanım‘ın gelini. Baria Hanım‘ın Filistin yarasına bir de kanser illeti eklenmiş. Ama o hiç bitmeyen enerjisi ve aydınlık yüzüyle etrafına hayat dağıtmaya devam ediyor. Biraz İngilizce biraz Arapça derken sohbeti koyultup Suriye mutfağından bahsetmeye başlıyoruz. Çayıma kattığı enfes baharat "zaatar" soğuk algınlığımı alıp götürüyor. Pek çok şey öğreniyorum ondan, günlük yaşamlarına, Suriye mutfağının sırlarına ve Lazkiye‘nin Filistinli çocuklarına dair...

Mail adresini defterime yazarken kayınvalidesiyle soyadının aynı olmadığını fark ediyorum; "Suriyeli kadınlar kocalarının soyadını kullanamazlar. Ürdün‘de durum biraz daha farklıdır. Orada mecburi olmamakla beraber kadınlar isterlerse kocalarının soyadını taşıyabilirler. Ama Suriye‘de sadece çocuklar babalarının soyadını taşıyor." diye açıklıyor.

Vatansız öğrencilerin okulunda  dersimiz Filistin

Burada yerli halktan olmayanlar "bivatan" diye adlandırılıyor ve onların çocukları aslen Suriyeli olanlardan ayrı bir okulda okuyor. Filistin meselesi çocuklara öğretmenlerinin çabalarıyla öğretilmeye çalışılıyor ancak genel müfredata uygun eğitim verilmek zorunda olunduğu için bu bilgilendirme oldukça sınırlı düzeyde kalıyor.

Lazkiye‘de tanıştığım öğretmen Mervat (Hassona) Hanım Filistinli çocukların öğrenim gördüğü Hayriye adlı okulda görev yapıyor. Mervat Hanım‘a öz vatanlarından ayrı doğup büyümekte olan öğrencilerine Filistin‘i nasıl anlattığını soruyorum:

"Ben öğretmenim ama sadece bana söyleneni yapmakla yetinmiyorum. Çocukların hatıralarında, fikrinde, zikrinde Filistin‘in daima yaşaması için gayret ediyorum. Aralarında oluşturduğum çalışma gruplarına Filistin‘in köylerinin isimlerini veriyorum. Resim ve müzik yoluyla da bu bağlantıyı kuvvetlendirmeye çalışıyorum." diye yanıtlıyor.

"Beni de götürün!"

Meryem Asım ne yaşını biliyor ne ana babasına ne olduğunu... Filistin‘de bir İsrail saldırısı sırasında ailesinin izini kaybetmiş.

Aynı anda hem vatansız hem yetim ve öksüz kalmış. Lübnan‘a göçmekte olan bir grup muhacirin arasına karışmış sonra. Ona bakmış, yedirmiş, içirmişler. Kısa bir süre sonra Suriye‘nin onları karşılayacağını öğrenince buraya gelmişler. Hiçbir şeyleri yokmuş, olmasını da istememiş Meryem Nine. Hala kirada oturuyor ve burayı vatan belleyemediğinden bir ev sahibi de olmuyor.

Filistin‘e dönme umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen Meryem Asım "ölmeden son kez gidip yurdumun bir bardak suyunu içmek istiyorum" diyor. Ümmetin uyanmasını diliyor sonra... Şimdiye dek hep Filistin‘den ayrılmak zorunda kalanları görmüş, "ilk defa oraya giden birilerini görüyorum, ne olur beni de götürün" diyor.

Defalarca sarılıyor bize ve o bir bardak suya biraz daha susuyor.

Filistin topraklarında yaşamak şereftir

Hadis ilmi üzerine mastıra devam ederken bir yandan da dini eğitim veren kurumlarda görev yapan İman Hanım, Şehit Nizar Reyyan‘ı anlatırken; "Ben Nizar Reyyan‘ın evinde 9 sene yaşadım. Ama Allah‘ın kaderi işte; onlarla birlikte şehit olamadım. Filistin topraklarında yaşamak büyük bir şereftir. Allah bizi şehitlerle şereflendiriyor" ifadelerini kullanıyor.

Nihayet Gazze‘deyiz. Mısır‘da yaşadıklarımızdan sonra evimize gelmiş gibi güvende, kardeş kucağındayız. Sanki savaşta, işgal altında olanlar onlar değil de bizlermişiz gibi Allah‘a tam teslimiyetin dinginliğini okuyor, dinleniyoruz yüzlerinde. Bilenler Gazze‘nin kendine has hoş bir kokusunun olduğunu söylüyor... Biz de ciğerlerimizi alabildiğine dolduruyor, Gazze‘nin verimli topraklarının, denizin ve şehitlerin kokusunu duyuyoruz.

Burada uyandığımız ilk sabah, getirdiğimiz arabaları ve yardım malzemelerini teslim ediyoruz. Törenin yapıldığı yerde tekrar kucaklaşıyoruz kardeşlerimizle. Derken iki kadın yaklaşıyor yanımıza. Birinin elinde koltuk değnekleri, diğerinin kucağında sevimli bir çocuk. Rida Hanım 3 sene önceki saldırılarda atılan bir bomba nedeniyle ayağını kaybetmiş, şimdi koltuk değneklerine mahkum yaşıyor. İman Hanım ise Hamas‘ın önemli liderlerinden Şehit Nizar Reyyan‘ın gelini.

Gelininin dilinden Şehit Nizar Reyyan

İman Hanım‘la tanıştığımız o gün Nizar Reyyan‘ın ölüm yıldönümüydü. Geçen yıl İsrail‘in Gazze‘ye başlattığı saldırıların muhtemel hedeflerinden biri olan evini tüm baskılara rağmen terk etmeyen Reyyan‘ın beş katlı evine, bir İsrail savaş uçağından 1 tonluk bomba atılmış ve bina tamamen enkaz haline gelmişti. Saldırıda ölen toplam 20 kişi içinde Reyyan ile dört eşi ve 12 çocuğundan 10‘u da bulunuyordu. 49 yaşında ve İslam Hukuku profesörü olan Şehit Nizar Reyyan, Gazze‘de Han Yunus bölgesinde ve Hamas hareketi içerisinde çok sevilen bir isimdi. Gazze İslam Üniversitesi Hadis kürsüsünde hocalık da yapan Reyyan, Sahih-i Buhari üzerine yazdığı bir şerhi tamamlamak üzereydi.

İman Hanım, Reyyan‘ın oğullarından Bilal Reyyan‘ın eşi. 24 yaşındaki İman‘ın, şehit dede ve amcalarının adını taşıyan iki oğlu var. Bir yandan Hadis ilmi üzerine mastıra devam ederken bir yandan da dini eğitim veren kurumlarda görev yapan İman Hanım‘a Şehit Nizar Reyyan‘ı soruyoruz: "O hem liderimiz hem alimimizdi. Aynı zamanda Hamas hareketinin de içindeydi. Binlerce kitaptan oluşan bir bürosu vardı. Orada insanlara ilim öğretiyordu. Ona bürosunu terk etmesini söylediler. Çıkmayınca onunla birlikte yerle bir ettiler. 2 sene önce uğradığı bu ilk saldırıdan sağ kurtulmuştu. Bir sene sonraki ikinci saldırıda ise ‘İnsanlara evlerinizi terk etmeyin, normal yaşantınıza devam edin derken ben nasıl evimden çıkarım‘ dedi ve ailesiyle birlikte evinde şehit oldu. O zamana kadar da İsrail ne zaman komşularından birini evinden çıkarmak istese, onların yanına gider ve birlikte karşı koyardı. İnsanları hiçbir zaman boş bırakmadı. İlk bombalar inmeye başladığı andan itibaren halkı mescitlere topladı. Namazlarını kesinlikle bırakmamalarını emretti. ‘Biz kesinlikle kazanacağız, bu savaştan zaferle çıkacağız‘ diye telkinlerde bulundu. Yenilmeyeceğimize dair kuvvetli bir inancı vardı. İnsanlara ‘Normal bir hayat yaşıyormuşsunuz gibi dükkanlarınızı açacaksınız, davanızdan taviz vermeyeceksiniz‘ diyordu. Şehit olan ailelerin evlerine gidip teselli ediyor, onlara psikolojik destek veriyordu. Çünkü o da bir şehit babasıydı, oğlunu şehit vermişti."

"Bir gün mutlaka Kudüs‘te namaz kılacağız!"

İman geçen yılki saldırılardan bahsederken "Onların sürekli yaptıkları olağan saldırılarına alışmıştık ama böylesi bir vahşeti daha önce hiç görmemiştik. Bizi hiç beklemediğimiz bir anda yakaladı." diyor ve ekliyor: "İnsan, hayvan, toprağımızda yaşayan hiçbir canlıyı ayırt etmeksizin katlettiler. Öldürdükleri genelde kadınlar ve çocuklardı. Yıktıkları evler özellikle imanlı, davasına sahip çıkan insanların evleriydi. Bu yolla aynı zamanda insanların psikolojilerini de bozmaya çalıştılar. Etrafınıza baktığınızda da zaten nasıl bir enkaz bıraktıklarını göreceksiniz."

"Ben Nizar Reyyan‘ın evinde 9 sene yaşadım. Ama Allah‘ın kaderi işte; onlarla birlikte şehit olamadım. Filistin topraklarında yaşamak büyük bir şereftir. Allah bizi şehitlerle şereflendiriyor." diyen İman Hanım, İsrail‘e seslenerek bitiriyor sözlerini: "Bütün insanlarımızı dahi öldürseniz bizlerden muhakkak birileri kalacaktır. Bosna‘dan, Çeçenistan‘dan ya da başka yerlerden gelecek kardeşlerimizle birlikte bir gün mutlaka gidip Kudüs‘te namaz kılacağız!"

Savaşla büyüyen Gazzeli genç kızlar

Öğleden sonraki programımız Gazze‘de devlet üst düzey yetkililerinin toplandığı bir merkezde devam ediyor. Burası da geçen yıl bombaların hedefi olmuş. Bir kısmı hala onarılamadığından yıkıntılar, saldırıya dair izler ve mücahitlerin ayağından düşen postallar olduğu gibi duruyor.  İsmail Haniyye‘nin yeğeni Ela ile tanışıyoruz. Bir kağıt uzatıyor; "yolda gelirken, bir İsrail uçağından az önce atıldı" diyor. Gazze için vaka-i adiyeden olan bu tür tacizler halkı korkutmak ve sindirmek için yapılıyor. Ela‘dan aldığımız, İsrail Savunma Bakanlığı imzasını taşıyan mesajda şunlar yazılı:

"Gazze Halkına:

İsrail Savunma Ordusu, sınır engeline 300 metreden fazla yaklaşılmaması uyarısını tekrarlıyor. Yaklaşan her kimse kendi kendisini tehlikeye atmış olur.

Aksi takdirde savunma ordumuz uzaklaştırmak için gerekli tedbirleri alacağını ve zaruri hallerde ateş açacağını bildiriyor."

Ela ile bir süre sohbet ettikten sonra ayrılıyor merkezin sağ tarafındaki yıkıntıların arasında dolaşmaya başlıyoruz. Üç genç kız yaklaşıyor yanımıza. Biri Gazze‘de bulunan İHH yetkilisi Mehmet Bey‘in kızı Seda Nur. Maram ve Huda ise Gazze‘nin savaşla büyümüş ama gülümsemeyi hiç unutmamış çocukları. 17 yaşında ve lise son sınıf talebesi olan bu kardeşlerimizle hemen arkadaş oluyoruz. Konvoy katılımcılarından Beyza ve Seda Nur sorularımı sabırla tercüme ediyorlar.

Ne şehitler ölüyor burada, ne geride kalanlar!

Geçen yılki savaşı bizzat yaşamış olan Maram Madakka ve Huda Naim‘in gözleri önünde cereyan eden vahşet onların boylarını aşan büyüklükteydi. Üstelik ikisinin de babası doktor olduğundan sadece kendilerinin değil yakınlarındaki herkesin yarasını sarmakla görevliydiler.

Huda ise çok daha büyük bir yara almış, abisini şehit vermişti. 19 yaşındaki Enes savaş alanlarında gönüllü olarak ambulans kullanıyor, babasıyla birlikte yaralılarla ilgileniyormuş. Önce kullandığı Ambulans bombalanmış. Enes aracın içinden sağ çıkmayı başarmış ama bu kez de İsrail askerlerinin kurşunlarıyla oracıkta şehit olmuş. Şimdi Gazze sokaklarını süsülüyor yüzü, yüzlerce şehit gibi... 1 senedir psikolojik nedenlere bağlı sağlık sorunlarıyla boğuşan Huda çok sevdiği abisinin yokluğuna hala alışamamış. Abisinin fotoğraflarını ve onun için besteleyip seslendirdiği şarkıyı armağan ediyor bize. Söyleyemediklerini duymak içinse gözlerine bakmak yetiyor.

Ayrılırken "peki şimdi?" diye soruyorum Maram‘a: "Diken üstünde yaşıyoruz" diyor. "Telefon çalsa, kapı aniden kapansa ya da herhangi bir ses işitsek sıçrıyoruz yerimizden. Her saat yüzlerce füze düşüyor topraklarımıza. İsrail‘in tacizleri her an devam ediyor. Füzeler her zaman insanların ya da evlerin olduğu yerlere düşmüyor. Bazen moral çöküntüsü yaratmak için atılıyor füzeler. Tepemizde dönüp duran savaş uçakları evlerimiz sallansın diye özellikle alçaktan uçuyor."

Gazze 26 gün süren zorlu yolculuğumuzun kemale erdiği son duraktı. Sokaklarında gezerken "yıllardır işgal altında olan bir şehirde nasıl yaşanır?" diye sorup durdum. İşte Gazzeli kadınlar, kuşatılmış topraklarda özgür, ambargo altında zengin, durmadan patlayan bombalar ve siren seslerine rağmen dingin olunabileceğinin canlı kanıtlarıydılar. Ben cevabımı aldım ve anladım; Ne şehitler ölüyor burada, ne geride kalanlar!