İsviçreli Parlamenterin İslam‘ı küçümseyen konuşmasına cevap Adalet Bakanı Şevket Kazan‘dan geliyor:Bizim insan hakları belgemiz, 630 Veda Hutbesi
İslam dünyasında insan hakları belgesi nedir biliyor musunuz? ‘630-Hz. Muhammed‘in Veda Hutbesi‘dir‘. Bütün Anayasaların kökü odur, Peygamberimiz bütün insanlığa, Ey İnsanlar! diye sesleniyor ... ‘Ey Müslümanlar‘demiyor, ‘Ey İnsanlar, canlarınız, ırzınız, namusunuz, hepsi kutsaldır,‘ diyor...
Mahalli idarelerde taziye evlerini öngördünüz, ve ayrıca 5 yıl süreyle siyasi yasağınızın olduğu yıllarda, her ilde bir insan hakları mahkemesinin kurulmasını teklif etmiştiniz. Gerçi kul hakları daha kapsamlıymış ama bu konuda aldığınız yara sadece yasağınızdan mı ibaretti?
İnsan Hakları ve İnsan Hakları Mahkemesi diye iki tane küçük kitapçığım var benim. Şimdi İnsan Hakları Kitapçığı nereden çıktı? 1994‘te ben parlamenterim ama muhalefet partisi konumundayız, AGİD üyesiyim, bu Avrupa Konseyi‘ne bağlı bir kuruluş. Her sene bu kuruluşun mensupları Avrupa‘nın hatta Afrika‘nın bir şehrinde toplanırlar, müzakereler yaparlar. 1994 yılında da, Macaristan‘ın Budapeşte şehrinde yapıldı, Bunların üç tane komisyonu var, bir insan hakları komisyonu, bir ekonomi komisyonu bir de savunma ile ilgili komisyon var. Ben insan hakları komisyonundaydım, bizim komisyon konuşmaya başladı, birinci günkü toplantıya bizim Türkiye‘den gelen heyette üç arkadaş katılmıştık.
Başkan da bizimle beraberdi, Başkan da Uluç Gürkan‘dı. Birinci gün konuşmada, İsviçre‘li bir hanım parlamenter çıktı kürsüye, insan hakları konusunda İslam ülkelerine "Eğitim yapmanız lazım, insan hakları konusunda İslam ülkelerine seviye kazandırmamız lazım" dedi, İslam ülkeleri insan hakları bakımından çok geriymiş bize aşı yapacaklar, ondan sonra kalktı gitti, yerine oturdu, arkadaşlara dedim, bunu cevaplandırmamız lazım, yaaa şimdi gürültü patırtı çıkartmayalım dediler, -Ya kardeşim bu laf ortada bırakılmaz bunun mutlaka cevabını vermemiz lazım.
Batıyla iyi geçinmemiz lazım, tartışmaya geçmememiz lazım, diyorlar. Ya arkadaşlar bu bir haysiyet meselesi, konuşacak mısınız konuşmayacak mısınız, yoksa ben konuşacağım dedim. Baktım bunların hiç niyeti yok, oturdum o gece ben bir metin hazırladım İngilizce, dış işlerinden gelen tercümanlarla kontrol ettim, ertesi günü kürsüye çıktım. Dün dedim, burada kürsüye çıkan İsviçreli parlamenter, elinle göstermek ayıp diyorlar ama gösterdim, görünsün diye, insan hakları konusunda, İslam ülkelerine seviye kazandırmaktan bahsetti dedim. Dedim ki: "Siz bize seviye kazandıracaksınız, sizin seviyeniz ne ki? Bakın, dün toplandık, Bosna Hersek‘te kan gövdeyi götürüyor, çocuklar beşikte doğranıyor, silahsız erkekler katlediliyor, kadınların iffet ve namusu çiğneniyor, peki ikinci gündeyiz daha Bosna Hersek‘i konuşmadık, İnsan hakları katliamını konuşmadık, niye orada öldürülenler Müslümanlar öyle değil mi?
Öldürdüğünüz Müslümanlara mı insan hakları dersi vereceksiniz? Siz nasıl insan hakları dersi vereceksiniz, sizin insan hakları tarihiniz ne zaman başlar? Sizin insan hakları tarihiniz 1215 Magna Carta diyeceksiniz bana ama hikaye okumayın, Magna Carta anlaşması bir vergi anlaşmasından ibarettir, insan haklarıyla alakası yoktur, insan hakları sizin Batıda 1774 Virginia, 1789 Fransız İhtilali, 1945 Birleşmiş Milletler, 1950 İnsan Hakları Sözleşmesi. Dört tane insan hakları belgeniz var sizin dedim. Bunların en eskisi 1774‘tür dedim. Peki bizde, İslam dünyasında insan hakları belgesi nedir biliyor musunuz? ‘630-Hz. Muhammed‘in Veda Hutbesi‘dir‘.
Bütün Anayasaların kökü odur, Peygamberimiz bütün insanlığa, Ey İnsanlar! diye sesleniyor ... ‘Ey Müslümanlar‘demiyor, ‘Ey İnsanlar, canlarınız, ırzınız, namusunuz, hepsi kutsaldır,‘ diyor... (İkimizin de gözleri doldu taştı...)... Bakın bu toplantıyı Budapeşte‘de yapıyoruz, Tuna geçiyor ortadan, benim dedelerim bu Tuna boylarında at koşturdular, bir bağdan bir salkım üzüm koparıp yedilerse onun bedelini kütüklere asıp da geçtiler, benim dedelerim sizin dedelerinize insan haklarını öğretmiş ama siz itibar etmemişsiniz." dedim. Müthiş bir etki yaptı. Arkadaşlar büyük olay çıkacak dediler, şu dediler, bu dediler, salondan çıkarken bütün o Batı delegeleri tebrik ettiler. Biz şahsiyetimizi korumuyoruz, bütün mesele bu.
"Avusturya Adalet Bakanı beni tebrik etti"
Aynı şeyi Adalet Bakanlığı‘nda da yaptım, Avrupa Konseyleri toplantısına katıldım Viyana‘da. Bizden önceki adalet bakanları bizden önce alınan kararların imtihanını veriyorlar, şunları yaptık, şunları yaptık, şunları yaptık... Ben gittiğim zaman da şunları yaptık, şunları yapmadık, dedim. 1974‘te. Hukuk birliği idealdir, bir insan dünyayı geziyorsa gittiği her yerde hukuk olsun, yabancılık çekmesin, bu ideal ama her ideali gerçekleştirelim derken bir takım değerleri ayağımızın altında çiğneyemeyiz. Bizim örflerimiz var, örflerimizden, adetlerimizden, inançlarımızdan vazgeçemeyiz, burada kabul edilen bir takım prensipler inançlara, örflere aykırıysa bu örfleri, inançları yok etme pahasına biz burada imza atamayız dedim. Bu konuşmayı yaptıktan sonra da en başta Avusturya Adalet Bakanı geldi, Sayın Kazan sizi tebrik ederim, çünkü bundan önce bütün adalet bakanları buraya geldikleri zaman her alınan kararın tekmilini verirdi ve bu Türkler Müslüman‘dı, Hıristiyanlaşmayı ne kadar çabuk benimsiyorlar dedirtirdi bize ama siz bugünkü konuşmanızla bir şahsiyet ortaya koydunuz dedi. Hani sizin ilk sorunuz var ya onun cevapları bu yaşanan olaylar. Ya bizim inancımızı kimse hor görmüyor, biz kendi kendimizi hor görmeye alıştırılmışız.
"Senfoni Orkestrası Amerikalıların ilgisini çekmedi..."
Amerika‘da Türk günü kutlandığı zaman senfoni orkestrasını göndermişler buradan. Senfoni orkestrası gidiyor, oradaki Türkleri peşine takmış geçit resmi yapıyor ama Amerikalıların ilgisini çekmiyor ki! Biz hükümete geldiğimiz zaman yine böyle bir şey oldu, senfoni orkestrası gitsin de, mehter takımı da gönderelim dedik. Senfoni orkestrası geçince Amerika‘nın ilgisini çekmiyor, çünkü onların marşları hep aynı, daha güzelini çalıyorlar. Ama ne zaman ki bizim mehter takımı geçmeye başlamış, bütün caddelerin sağı solu Amerikalılarla dolmuş. Biz kimliğimizden utanmamalıyız, onlar bu tarihe sahip olsalar neler yaparlar.
"Paşam, bu Devrim Kanunları bir devrin kanunları..."
Kinyas Kartal‘ın hep siyasetin içinde olması, ne kadar yaşlansa da meclise gelmesinden bahsettik, siz aktif siyasette daha ne kadar olmaya devam edeceksiniz?
Ben kendim açısından kendime bir pay çıkartmak için söylemiyorum ama bir gerçeği vurgulamak istiyorum, Erbakan hocaya 5 yıl Anayasa Aahkemesi yasaklama kararı verirken benim için de cezaevi ziyaretini bahane ederek vermesi Anayasa Mahkemesi‘nin kararı değildi, askerlerin baskısıdır. Çünkü askerlerden önce çıkışlar yapıyordum. Onun için hoşlanmıyorlardı benden, hükümete askerler tarafından siyasi baskı yapılmasını istemiyordum. "28 Şubat kitabı" diye bir kitabım var, orada benim İsmail Hakkı Karadayı ile yaptığım bir konuşma vardır. Ben o kitabı bütün askerlere gönderdim.
O kitabın sonundaki iki tane tavsiyeyi aynen askerler uyguladı. İsmail Hakkı Karadayı ile yaptığımız konuşma, yılbaşıydı, 1997‘ye yeni girmişiz, bizim mahkumlar cezaevlerinde ağaçlara çok güzel resimler yapıyorlar. Ben bu resimlerden üç tane seçtim beğendim. Bir tanesi Aşık Veysel‘in resmiydi, onu götürdüm Süleyman Demirel‘e hediye ettim, ona yakışıyordu, ikincisini Tansu Çiller‘e, diğerini İsmail Hakkı Karadayı‘ya. Neyse hediyeyi takdim ettik, İsmail Hakkı Karadayı paşa benimle özel olarak konuşmak istedi, oval ofisin meclis tarafına bakan yuvarlak bir köşesi vardı, oraya girdik ikimiz beraber, Sayın Kazan dedi, sizleri takdir ediyoruz, bizim sizlerden en ufak bir endişemiz yok dedi, özellikle cezaevindeki olayları hiç kimsenin burnu kanamadan halledince askerler çok takdir ettiler, biz sizden çekinmiyoruz ama sizin iktidarda oluşunuzu fırsat bilerek bazı güçler rejimi tehlikeye sokabilir dedi, bu inkılap kanunları yürürlükte değil mi dedi bana?
Ben dedi burada oturuyorum sabahları, şu meclisin kapısından sarıklılar giriyor, cübbeliler giriyor dedi, çarşaflılar giriyor dedi, zamanla bunlar daha da artacak sizi de bunlar zor duruma düşürecek dedi. Şimdi paşam dedim, siz bu kapıdan cübbeliler, sarıklılar, çarşaflılar giriyor diyorsunuz ya, burası Çarşamba değil ki, Çarşamba‘da öyle insanları sık görürsünüz ben sizin burada oturup gördüklerini hiç görmüyorum dedim. İnkılap devrim kanunları niye yürürlükte? "Paşam bu devrim kanunları bir devrin kanunları" dedim. Bu kanunlar ne kadar uygulanabilirse uygulanmış, kimi değiştirebilirse değiştirmiş, değiştiremediğini ise bırakmış. Bu kanunlar beni değiştirmiş ama babamı değiştirememiş, şalvarlıydı, cübbeliydi, başında sarık yoktu ama bere vardı. Beni değiştirdi, kravatlı, gömlekli normal bir giyim ve aynı zamanda özgürlükler var, 80 yıl devrim olmaz, bir devrim 3 yıldır, 5-10 yıldır, 80 yıl olmaz. Konuşmamızın sonunda, "Sizi tebrik ediyorum, gerçekten siz beni aydınlattınız"dedi. Diğer endişe ettiğiniz hususları bize iletin dedikten sonra şunu da ekledim, meydanlara inip bakmanız lazım(Ulus, Kızılay, Sıhhıye, Taksim) o dediğiniz manzara bu meydanlarda yok ama Çarşamba‘da var. Biz o gün orda konuştuk, ondan sonra bir ses seda çıkmadı, Anayasa kararından sonra ilk yazdığım 28 Şubat Kitabı‘dır.
Onun sonunda iki tane tavsiye vardır: Bir tanesi: Orduda Atatürk ilkeleri konusunda devamlı bir hassasiyet vardı, ben araştırdım, Atatürk, hiçbir zaman sermayenin emrine girmedi, bizim emekli paşalarımız emekli olduktan sonra niye gidip sermaye şirketlerine yöneliyorlar? Niye sermaye şirketlerine girmemeyi bir Atatürk ilkesi olarak kabul etmiyorlar? Paşalar emekli olduktan sonra bir platform kurulsa da memleket için fikirleri var... Neden bir araya gelip fikirlerinden devlet meseleleri hakkında istifade edilmiyor? Bütün Generallere gönderdim ben bu kitabı.
Ve uydular galiba bu tavsiyelere...
Arkasından bir ay geçmedi, Hüseyin Kıvrıkoğlu bütün paşalara, askerlere yasakladı sermayeye girmeyi, Ercümeni Danişi kurdular. Demek oluyor ki siz mert, açık yürekli, samimi olduğunuz zaman bir teklif ortaya attınız mı o aklı başında insanlar tarafından itibar görüyor. Sermayenin emrine giremiyorlar... Giremeyince de...
TÜRKİYE‘NİN şu anda en güncel konusu Kürt açılımı... Hükümet yol haritasını açıklamasa da bunu büyük bir katılımla yapacağı sinyalini verdi... Sizce Kürt sorunun çözümünün önündeki mukavemet nedir?
Bir çalışma yapıyor da o çalışmayı neticelendireceği konusunda şüpheliyim, benim açılım lafına aklım ermiyor, neyi kapadık ki şimdi açıyoruz? Bundan bir ay önce alevi açılımı vardı, ne oldu alevi açılımı? Açılım diyorlar ama bir şey yaptıkları yok, sadece yafta koyuyorlar. Dün ikisi görüştü, ne görüştüler kimse bir şey bilmiyor, ‘memnuniyetle ayrıldık‘, ne görüştüklerini kimse bilmiyor. Bu Güneydoğu meselesi bakın biz Güneydoğu meselesi diyoruz, aynı zamanda Kürt meselesi, Ben Kazan Türküyüm, köküm bu. 1979 seçimlerinde Erbakan Hoca, Van ve Hakkari senato seçimlerini idare edeyim diye beni görevlendirdi. Bizim adayımız Celalettin Tüfekçi‘ydi. Sofu Babanın torunuydu kendisi. Babalara bağlı olunca itibarı daha yüksek oluyor. Van‘da da ağırlığı olan iki kişi var: Bir, Kinyas Kartal, parlamentonun en yaşlı milletvekili olarak daima gelir, meclis açıldığı zaman başkanlığa oturur. İkincisi de Ferit Melen. Ferit Melen de Başbakanlık yapmış, Maliye Bakanlığı yapmış bir kişidir, Vanlıdır. Bugün Van havaalanının adı, Ferit Melen Havaalanı‘dır. Ferit Melen, 1973(senato ve genel seçim)seçimlerinde 63 bin oyla 3 tane milletvekili getirdi, çok ağırlığı vardı o seçimlerde. 1979 seçimlerinde Ferit Melen yine aday. Bizim adayımız, Celalettin Tüfekçi. Süleyman Demirel gitti bu Celalettin Tüfekçi‘yi bastırdı, vazgeçirtti, biz kaldık adaysız, arıyoruz bulamıyoruz, bir gün hoca dedi ki, "Sen aday olacaksın" Bizim Fehim dedi ki, Hocam bin oy vermezler "dedi. Neden? dedi, o Türk kökenlidir, oranın çoğunluğu Kürt‘tür. Ben Van‘ın 400 köyünün en az 250 tanesini gezdim aday olduktan sonra. Öyle bir noktaya geldi ki biz seçimi alacağız, artık bizim teşkilat buna tamamen inandı, sonuç, biz 21.000 oy aldık, Ferit Melen 19.000, Kinyas Kartal‘ın oğlu da 25.000 oy aldı. Ben Türk‘üm, oradaki insanlar Kürt‘tü. Ama ben her şeyden önce Müslüman‘dım, o demin bahsettiğiniz kimlik var ya o kimlik. İnsanlığı görmek isteyen Doğu‘da görür. Bugün vefat etmiş bir kişinin cenazesi 1000 kişiyle kalkar. Van‘lı iki kardeş İstanbul‘a gelmiş ticaret yapmaya, Ağabeylerinden biri vefat etmiş, Kadıköy‘de 10 kişiyle cenaze namazı kılınmış, öbür kardeş apar topar ailesini almış Van‘a dönmüş. Eğer benim ağabeyim Van‘da ölmüş olsaydı, 1000 kişi gelirdi cenazesine diye...Ve bir hafta sürer taziyeler. Biz Refah Yol hükümetinde Mahalli İdarelerde, Doğu‘daki belediyelerimize talimat verdik, mutlaka taziye evleri yapacaksınız diye. Çünkü taziye evleri olmazsa fakir insanlar bu düzenlemeyi yapamıyorlar, taziye olduğu zaman belediye sahipleniyor veya ileri gelenler sahipleniyor.