Bizim Çocukluğumuz

Abone Ol

Çocukluk yıllarımı düşündüğümde bugünkü çocuklara ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Yeni nesle kızarken onları anlamaya buradan başlayabiliriz. Kapalı alanlarda ömrünü geçirmek zorunda olan bir nesle kızarken bir kez daha düşünmek gerek. Her şeyin ellerine hazır verildiği, işitsel ve görsel türlü oyunlara maruz kalan, hazırın esiri olan bir nesle kızmadan önce gerçekten birçok şeyi sorgulamak gerekmez mi sizce de? Gerçek özgürlüğün ne olduğunu bilmeden yaşıyorlar. Gerçekten eğlenmenin, oynamanın ne olduğunu bilmeden büyüyorlar. Gerçekten mutlu olmanın, huzurla dolmanın tadına varmadan yaşayıp gidiyorlar. Ne kadar da üzücü!

Bu durumu ilk defa büyük oğlumla köyde geçirdiğimiz bir günde fark etmiştim. Evden traktörü alıp gezmeye gitmiştik. Bizim köyde Karapınar denilen bir mevki var. Oraya kadar traktörle gittik. Çeşme başına geldiğimizde traktörden iner inmez oğlum, “Baba traktörü kapatır mısın” dedi. Kontağı kapatır kapatmaz sessizliğin ve rüzgârın güzelliği kulaklarımıza dolmuştu. İşte tam o an, oğlum tekrar, “İşte baba hayat bu” deyiverdi. “İşte baba hayat bu” cümlesini kurabilmek her çocuğa nasip olmaz. Bu bahsettiğim olay babamın köyünde gerçekleşmişti. Kısa bir süre sonra annemin köyünde bir köy şenliğine katılmıştık. Bütün köylüler, koru dedikleri ormanlık bir alanda toplanmış eğleniyordu. Müzikler, halaylar, oyunlar, yarışlar derken biraz da haliyle gürültülü bir ortam oluşmuştu. Yine büyük oğlum ki o zamanlar daha 7-8 yaşlarında. “Hadi baba biraz yürüyelim, uzaklara gidelim” dedi. El ele verdik yürümeye başladık. “Oğlum yeter mi artık” dedikçe biraz daha yürümek istiyordu. Ta ki bütün sesler kesilene kadar. İşte tam o sırada yine aynı tepkiyi verdi, “İşte baba yaa hayat bu.”

Hayatın ne olduğunu bilmeden büyüyen çocuklara ne diye kızıyoruz ki. Onları anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Çocukluğumu düşündüğümde çok üzülüyorum demiştim ya, biraz bahsedeyim isterseniz. Biz çocukken sabah evden çıkar akşam ezanı okunurken girerdik. Kimse de nerede olduğumuzu sormaz ve merak etmezdi. Çünkü herhangi bir güvenlik sorunu yoktu. Ayçiçeklerinden oyuncaklar yapardık. Ahşap parçalardan traktör, kasa yapardık. Eski araba lastiklerinin içine biraz su koyar ve iki çomakla saatlerce sürerdik. Bizim oralarda kaba taş denilen bir taş türü vardı. Biraz Eskişehir’in lüle taşı cinsinden. Bu taşları bir süre dere suyunda bekletir ondan sonra çakılarımızla türlü şekiller verir oynardık. Ağaçlardan sapan yapacak parçalar keser, serum lastiği, sağlam ip ve bir parça deri ile kendi yerli ve milli sapanlarımızı yapardık. Dokuz taş, didi, asker gibi ekip halinde oynadığımız oyunlar vardı. Gruplar halinde oynardık. Dijital dünyanın olmadığı, huzur dolu yıllardı. Bunların dışında kendimiz farklı faklı oyunlar icat eder sabahtan akşama kadar oynardık. Oyun oynamak isteyen, eğlenmek isteyen herkes bir şekilde üretmek zorundaydı. Yani üretime daha çocuk yaşlarda başlamıştık.

Şimdi gelelim günümüze. Sizce daha fazla konuyu detaylandırmaya gerek var mı? Sadece bizim çocukluğumuzdaki yaşantımızın bir kısmından bahsetmek bile bugünkü çocukların yaşadığı esareti anlamaya yeter de artar bile diye düşünüyorum. Yine o günlere dönebilir miyiz diye sorarsanız şunu açık ve net bir şekilde söyleyebilirim, eğer köyümüze dönersek, otomatik olarak o günlere de dönme şansını yakalamış oluruz. Başka çaremiz yok.