Çocuk; büyüdükçe, yaş aldıkça öğrenir ve olgunlaşır. İnsanlığında yaş aldıkça büyümesini ve olgunlaşmasını bekleriz. Algımız da bu yöndedir. Gelişen teknoloji ve bilim sayesinde geçmiş insanlardan çok daha iyi bir yerde olduğumuzu düşünüyoruz. Fakat ahlaki olarak yaşadığımız buhranlara bakarsak insanlık büyümek ve olgunlaşmak yerine küçülmektedir. Ne aldığı yaşlar ne bilim ve teknolojinin gelişmesi onun olgunlaşmasını sağlayamadı. Öyle ki sanki ileriye değil geriye gidiyormuşuz gibi cahiliye devrindeki insanların hal ve tavırları içerisine büründük.
Cahiliye devri denince aklımıza kızları diri diri toprağa gömmelerini, putlara tapmalarını sonra taptıkları putları yemeleri geliyor ve helvadan ya da taştan yapılmış bir puta tapmadığımız için kibirleniyoruz… Halbuki cahiliye insanlarının asıl problemi Allah’ın varlığını bilip ona şirk koşmasıydı… İnsan bir kere kibirlenmeye görsün ayaklarının altındaki, buzdan bir zemin gibi kayganlaşıyor. Ardından ne düzen bırakıyor ne de huzur…
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Veda Hutbesi’nde cahiliye dönemindeki kötü hasletlerin hepsini yasakladığını söyledikten sonra, “Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir” buyurmuştu.
Üstünlük takvada yani günahtan sakınmada buyurmuştu Resulullah… Bizse üstünlüğü yaptıklarımızda, ait olduklarımızda aradık. Kimi zaman namazımızda, orucumuzda, tesettürümüzde… Kimi zaman bir topluluğa mensup olmakta… Bu öyle bir rahatlık verdi ki bizlere günaha düşme korkusunu unuttuk. Ve cahiliye insanının hasletleri aramızda dolaşmaya başladı.
Cahiliye insanının en büyük özelliğini puta tapmasını sanıp kendimizi akıllı sandık. Halbuki bizim de farklı farklı putlarımız vardı. Güç, makam, mevki, para, sevdiklerimiz, tuttuğumuz takımlar/partiler… Tıpkı cahiliye devrindeki gibi faiz, zina, kumar ve içki gibi kötü alışkanlıklar toplumumuzda normal karşılanır hale geldi. İnançlı olduğunu söyleyen bir zümre eliyle toplumumuzda bu alışkanlıklar yaygınlaştırıldı.
Geldiğimiz noktada mensubu olduklarımız sayesinde cennetin kapısını biz tutmuşuz da bizim dışımızdaki kimse cennete giremez gibi bir kibre sahip olduk. Halbuki bizi diğerlerinden üstün tutan sadece ve sadece takvamızdı. Cahiliye insanı da Allah’ın varlığını biliyordu fakat kibri onu şirke sürüklemişti.
İnanan insanlar olarak hepimizin vazifesi iyiliği emredip kötülükten sakındırmakken o kapıdan içeriye kimseyi sokmamak ne haddimize? Herkesin saadeti, mutluluğu ve huzuru için çalışıyorsak karşımızdaki insanlara nasıl davrandığımızı ve nasıl hissettirdiğimizi dikkate almak zorundayız. Aksi takdirde belki karşımızdakinin nasibi vardır da bir şekilde o kapıdan girer fakat biz kendi kibrimizde boğuluruz… Biliyorum bilinçle yapmıyoruz bunu. Fakat tavırlarımıza yansıyanları analiz etmeli ve kendimize çeki düzen vermeliyiz.