Bize yakışandı, bizi yapıştırandı

Abone Ol

Adını, Türkiye ile birlikte duyduğumda onun yarı yaşında bir çocuktum. Yaşadığım şehirde o gün sadece o konuşulmuştu. Onun resmini basan gazeteler, bayii Eşref’e geldiği saatlerde tükenmişti. O gazetelerden birini alabilmiş şanslı insanların etrafında kümeler oluşuyordu; ben gördüm. Çarşının bir sokağına baktığınızda, hangi dükkana daha çok girip çıkıyorsa insanlar, anlardınızki o dükkanda gazete vardır, o dükkanda o konuşuluyordur. Ben bunları gördüm, ben oralarda ne konuşulmuşsa duydum.

Bir şehrin insanlarının istisnasız hepsinin moral katsayılarının yükseldiği, şahsi sıkıntılarının, borçlarının akıllarına gelmediği, birbirlerine gülümseyerek baktıkları o günü an be an yaşadığım için unutmadığımı söylememi abartılı sanmasın insanlar.

Müslüman Muhammed Ali’den haberli olduğumuz 1964 yılının ılık bir Şubat gününde yaşamıştık bu anlattıklarımı. ( Hafızamdaki bir güz günüydü kaydını, internet bilgilerine bakıp düzelttim.)

Benzer duyguları ben, bir de Kıbrıs çıkarmasını yaptığımız günlerde tattığımıza şahid oldum. Farkımız daha milli idik, aynı duygulara sahip olsak, aynı duaları ediyor olsak da.. Gerçi biz de Muhammed Ali’nin dünyaya haykırdığı o yaşa gelmiştik ve onun gibi olmayı içimizde tuttuğumuzu biliyorduk.

Sonra Zaire’deki Muhammed Ali bir kez daha birleştirdi bizi, bir kez daha anlattı bize, kendimizi.

1974 yılının Ekim ayının son günü sabaha doğru. Feriköy’deki Konya yurdunun kantinine inmiş bütün talebeler pijamalarıyla. Ömer Yüksel Özek, Mustafa Demirok, Cemil Erkat, Hüseyin Al… İTÜ’lü arkadaşlarla izliyoruz. Bağırış, çağırış ve kucaklaşmaklı kutlamalardan sonra, Cemil Erkat’ın söyledikleri kulaklarımda. Sen iyiki gazetelerin maçın uzaması Muhammed Ali’ni galip gelmesi demektir, yorumlarını aktardın bize. Yoksa sekiz raunda zor dayanırdık. Demekki maç öncesinde yapılan o yorumları, okumuşum ve konuşmuşum diyorum şimdi.

Genel Yayın Yönetmenimizin “Buradan bir şampiyon geçti” yazısında anlattığı 1 Ekim 1976 gününü de kalemimizin gücünü zorlayarak ayrıntılı yazmamız bir görevdir, bir mecburiyettir bize.

Mustafa Kurdaş müdürümüzün Milli Gazete iyi ki var dedirten yazısından üç cümleyi buraya aldıktan sonra yazmak istiyorum o muhteşem İstanbul gününü.

“Dünya Ağırsıklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali, Türkiye’de Erbakan Hoca’mızla çok önemli görüşmeler yapmış… Hatta büyük bir heyecana sahne olan bir miting yapmış… Ama gazeteler bu olayı okuyucularından saklamak için de elinden geleni ardına koymamış.”

1 Ekim 1976 Cuma günü.

Sultanahmet Camii’nde Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’ın yanında Muhammet Ali Kur’an tilaveti dinliyorlar. Baş imam hatip Gönenli Mehmet Efendi ve Diyanet İştleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş’le birlikte..

Mimberde Süleyman Ateş Cuma hutbesini arabca, ingilizce ve Türkçe olarak üç dilde okuyor, namazı Gönenli Mehmet Efendi kıldırıyor.

Namaz sonrasında Sultanahmet ve Ayasofya meydanları tarihi kalabalıklarından birini daha yaşıyor.

Hazırlanan bir kamyonetin üzerinde Muhammed Ali, Erbakan Hoca’mız, Hasan Aksay ve partiden, Dışişleri Bakanlığı’ndan görevliler.

Sultanahmet’ten Topkapı Sarayı’na kadar inler İstanbul semaları: Mücahid Erbakan, Muhammet Ali…

Kalabalık o kadar şaşırtmış ve sevindirmişti ki diyor, kamyonette görevli arkadaşımız Cafer Sadık Özlevent, Muhammed Ali arada bir boks figürleri gösteriyordu.

Mecidiye köşkündeki öğle yemeğinden sonra Erbakan Hoca’mız maiyetiyle Edirne’ye yola çıkınca, Muhammed Ali’ye refakat görevi Devlet Bakanı’mız Hasan Aksay’dadır.

Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetlerimizi de ziyaret eder Muhammet Ali, bir motorla yapılacak boğaz turundan önce.

Özellikle seçip koyduğum resme bir daha ve dikkatli baksın insanlar.

Muhammet Ali huşu içindedir o kılıçlara bakarken.

Gelecekte büyükelçi olacak M.Ali İrtemcelik’in tercümanlığında, Peygamber efendimiz aleyhisselamın ve Hazreti Ali’nin kılıçlarını gösterdim diyordu Cafer Sadık Özlevent o anı anlatırken.

Muhammed Ali o kılıçların keskinliğini “intikamcı” gazetecilere ve siyasilere karşı diliyle, kelimeleriyle gösterdi ve dünya müslümanları bütün bunlardan haberdar oldu.

Muhammed Ali’yi kucaklayan o muhteşem İstanbul gününü, Hürriyet Gazetesi’nin, kırılmış bir park korkuluğu resmini basarak “Buradan bir Şampiyon geçti” istihzasıyla verdiğini Mustafa Kurdaş’ın gazetemizdeki 6 Haziran 2016 tarihli yazısıyla bir daha hatırladık.

Bu ne kinmiş

İster istemez böyle dedik.

40 yıl geçmiş aradan, değişen birşey yok.

Bu ne kinmiş

Muhammed Ali’nin vefatını haber yapıyorlar mecburen. Tek resimleri yok, o güzel İstanbul karşılamasından.. Tek satırları yok, o günü yaşayan İstanbulluları anlatan. Gazetelerini kime satıyordu bunlar. O İstanbullulara sorumlu değillerse, kime sorumluydular

Önemsediğimizden değil, artık yok sayacağımız ve umursamayacağımız o gazeteciler diyor ki:

O bir Gezi çocuğuydu.

Üç yıl önce aklına düşmüş ve çok sevmiş.

Aynı hazımsızlık, aynı sindirim bozukluğu, aynı zihin bulanıklığı, aynı mazeret bulma ve kendini kandırma durumları…

Bu ülkenin 1964 yılından beri tanıdığı ve sevdiği Muhammed Ali’yi ancak Gezi olduğunda keşfetmek ve sevmek Hürriyet’le yaşayanlara mahsus olmalı..

Son bir sözümüz var onlara, ama bilsinler ki önemsediğimizden değildir diyeceklerimiz.

Devlet tarafından satın alınıp resmi yerlerde bedava dağıtılarak beslenmiş bir yarıresmi gazete olsalarda da, özür borçludurlar bu ülkenin insanlarına..

Ve bu özrü, 40 yıl önce Muhammed Ali’nin Erbakan Hoca’nın davetlisi olarak geldiği İstanbul’da bu ülkenin insanlarıyla kucaklaşmasını niçin öyle yazdıklarını anlatarak dileyebilirlerdi.

Hem Muhammed Ali’den, hem bu ülkenin insanlarından.

Bizim beyazlar karadır

1964, 1965, 1966 yıllarının tüm sayılarına baktım Akbaba dergisinin. Muhammed Ali nasıl girmişti gündemlerine, nasıl anlatmışlardı okuyucularına Sorularıma cevap arıyordum.

20 Nisan 1966 tarihli nüshalarında bir tek bu karikatüre rastladım.

Bir CHP yayın organı olan bu dergi, okuyucularını eğitmekte de mahirdi. Dünya basınının günlerce yazdığı, çizdiği, anlattığı Muhammed Ali’den hiç haberleri olmamıştı.

Yahut okuyucularının Muhammed Ali ile bir olmasını istemiyorlardı.

Şu çizdirdiklerine bakın.       

Bizim beyazlar da Amerikan beyazları gibi görüyormuş zencileri. Ayıplı insanlarımız bizim.

İnadına Kley demesi, kazancının hesabını abartması ve mukayesesinin tutarsızlığı, herşeye rağmen sığındıkları bahaneleridir.

Gelelim kafa savunmalarına.

Terazinin hafif gözüne oturttukları kafalı adam çok beğendikleri ve kafalı bilim adamı dedikleri Turhan Feyzioğlu’ları filan olmalı. Hani Malatya’nın su projesine “biz Menderes’i Aydına’a (torpil) yapıyor diye astırdık. Burada Malatyacılık yaptırmam” diyerek bilimsel karşı çıkan ünlü CHP’li Prof. Biz ona benzettik!

Onlar böyledirler.

SELAM SALDILAR BİZİMLE

Şişli Sıracevizler’deyim, durakta otobüs bekliyorum. Tarih 28 Mayıs Cumartesi saat 15:30 civarı.

Durağa gelen otobüslerden birinin orta kapısından binen üç esmer çocuğu, Suriyelilerimizden olmalıydılar, eli demir çubuklu şoförün otobüsten atması, dalgınlığımdan uyandırdı beni. O civardaki bir hastanede bir gün önce ameliyat olan “Köroğlu”ndan yeni ayrılmıştım.

Çocukların yanına vardım. Gazi mahallesinde oturduklarını söylediler. Bir otobüsleri daha geldiğinde haber vermelerini istedim. Durağa yanaşan otobüslerin birini gösterdiler, zıplayarak...

Ön kapıya yanaştık, onlar önde ben arkada. Şoför bey gelen yolcuları beğenmemiş olacak ki, kapıyı açmıyor. Akbil kartımı gösteriyorum ve aç diyorum.

Çocuklardan biri bozuk Türkçesiyle izahat veriyor şoför beye. Amca verecek, biz eve gideceğiz.

Üç kere basıyorum akbil kartım ı. Lakin şoför beyin suratından merhametsizlik akmakta, bana da kızgın bakmakta. Otobüsün numarasına baktığımı farkedince (1749 No) niyetimi anlamış olmalı ki, benim aracı olmamı istedi. “İETT müdürüne benden de selam yaz!”

Ancak bu kadarını anlatabildiğim olay üzmüştü beni. Üzüntüm, şoförün görüntüsünden dolayı ikiye katlanmıştı. Şoförümüz sakallı idi.

Ne olmuştu da, nasıl bir eğitime tabi tutmuşlardı da insanımız böyle olmuştu Sonra sahiplenmemi sorguladım. İstedikleri böyle birşey olmasın Maksatlarına ulaşmış olmasınlar. Gelmek istedikleri nokta, bizim bulunduğumuz, bizim yaşadığımız alan olmayacağına göre...

O şoför beyin tavrı, bakışları, rahatlığı ve varlığını, tarafımızdan ulaştırmak istediği selamla kanıtladığı müdürüyle ilişkileri, mutlaka bir “hizmet” içi eğitimle kazandırılmış olmalıydı.

Küçük küçük gezi kışkırtıcılıklarından biri der geçerdim ama, üzerimde bir emanet vardı. Mübarek günleri yaşıyorduk ve insanlara gönderilenler bir an önce yerine ulaştırılmalıydı. Benim geciktirmem gündemimin yoğunluğundandı.

“Bir durak yeri değiştirsek de bunlara soracağız” deme anlarını yaşamış Belediye Başkanımız’ın müdürlerinden İETT müdürüne, adını sanını bilmediğimiz ve fakat sakallı olmasına üzüldüğümüz o şoför beyin selamını buradan iletmiş olalım. Mübarek gündür, o da sevinsin biraz.

RAMAZAN KAPATIR

“Ramazan dolayısıyla kapalıyız!”

İstanbul caddelerinin üstündeki çoğu lokantanın camında Ramazan’ın ilk gününden okunurdu bu karton levha yazıları.

Hoşuma giderdi bu saygı. Bu şehirde yaşamamı sevmeme katkı sayardım.

1979 yılı. Sirkeci Hüdavendigar caddesi. Çalıştığım resmi daire orada. Yaz Ramazan’ı yaşadığımız yıllardan biri.

Ramazan’ın ilk günü. İşe gidiyorum. Önünden geçtiğim lokanta, kapıya çığırtkan koymuş. “Buyrun efendim! Lokantamız açıktır. yemeklerimiz birinci sınıftır!”

Lokantaların çoğu Hocapaşa Camii civarında idi. Hüdavendigar’daki o tek lokanta niye böyle bir uygulamaya geçmişti, bilmem

Akşam dönerken yine aynı reklam. Ertesi günün sabahı da, akşamı da “Buyrun efendim”li, “yemeklerimiz birinci sınıf”lı...

Gelip geçerken geniş camlarından içeriye baktığımı hatırlamıyorum. Sirkeci, yolcuların en çok olduğu İstanbul semti. Niye reklama ihtiyaç duyuluyor Hem de sesli... Geriye dönüp baktığımda, yoksa diyorum, çığırtkan garsonun hali, tavrı, sesinin notalarıyla mı problemim vardı benim acaba

Üçüncü güne ermiştik. Ordan çabuk geçmek gibi bir telaşım yok. O sesi duymuyorum. Kapı kapalı. Vitrin siyah perdeli ve camında da o ünlü karton levhalardan var.

“Ramazan dolayısıyla kapalıyız!”

Demiştim ya size, ben İstanbul’u seviyorum diye.