Bize Dair

Abone Ol

Bugün mekânları konuşmadan önce bu mekânlara asıl anlamını veren insanın, bu mekânlarla kurduğu ilişkiyi konuşmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü mekânlara anlam kazındıran onlara ruh katan asıl unsur insanın ruhunun yansımasıdır.  Aidiyet duygusu olmadan, bulunduğu yer ile bir ünsiyet kuramadan yaşıyoruz. Her şeyin kendi bağlamından koptuğu ve insan ile eşya arasında ki bağın eşya lehine değiştiği bir ortamda mekânı tarif etmeden önce insanın konuk olduğu kendi mekânını tanımak gerekir. Bugünün insanını yaşadığı yoğun çatışmaların temelinde kendi ruh dünyasında meydana gelen dalgalanmaların ve dış dünyada ortaya çıkan şiddetin arasında kalması sonucu yaşadığı sarsıntıların açtığı çöküntüler insanı giderek konumsuzlaştırıyor. Buna yabancılaşma da diyebiliriz. İnsanın kendine ve çevresine yabancılaşması, bir nevi ilişkisizleşme hali.  Bu durumu Engin Geçtan, “İnsanın üzerine çöken en ağır duygu” olarak ifade ediyor.

Bugün insanın beklentilerini artıran, heveslerini kışkırtan bir dünya ile karşı karşıyayız. Bu bakımdan beklentilerin bir bir boşa çıkması sonucu ortaya çıkan hasar insanın ruh dünyasında büyük oyuklar açarken dışarıya da şiddet olarak yansımaktadır. İster toplumsal isterse bireysel manada gerçekleşen şiddetin insanı kendinden, hakikatinden kopardığını ifade edebiliriz. İnsan aidiyetleri ile kendi varlığını anlamlandırdığı için aidiyetlerinden kopmuş olmak onu köksüzleştiriyor. Bu da birçok yeni problemin kaynağını teşkil ediyor. Özellikle özneye yapılan aşırı iltifat, onun yüceleştirilmesi çabaları ortak paydaları yok ediyor. Ortak değerlerin giderek itibar kaybedip, geçerliliklerini yitirdiklerini görüyoruz. Bunların yerine herkesin kendince bir değer yaratma girişiminde bulunduğu ve bu alabildiğince çoğalan bireysel değer dünyasının insanı insandan hızla uzaklaştırdığı bir ortamda, insanın kendine ulaşabilmesi de oldukça zorlaşmaktadır.  Bu zorluğun diğer bir yakasında her gün insanların yeni bir role bürünüp, diğer insanlar için de roller biçmesi ve bu biçilen rollere uygun karşılıklar beklemesi var. Elbette ki bu beklentiler gerçekleşmediği her dem yeni bir yıkıntının da habercisi oluyor. Okuduğunuz, işittiğiniz, izlediğiniz her şey de 3. sayfa haberleri dozunun giderek ana unsur olmasında bu yıkıntıların etkisi hayli fazla. Elbette bu beklentilerin karşılanmaması sonucu ortaya çıkan düş kırıklıklarının oluşturduğu öfke, hırs, çaresizlik gibi duyguların açtığı tahribatların bir türlü doğru adrese yönlendirilememesi ötekine şiddet olarak yansırken, duygunun sahibine de yalnızlık olarak dönmektedir.

Yalnızlık için gerekli olan her türlü kablo ile bağlanılan hayatın getirdiği sanallığın ürettiği gerilimi, insanın fişten çekildiği anda ne yapacağını bilemediği ve büyük bir şaşkınlığa duçar olduğunu görürüz. Bütün bunların hepsi giderek daha da belirgin bir şekilde tavandan tabana toplumsal bütün sınıflara ulaşmakta ve yeni bir yaşam biçimini artık icbar etmektedir. Bütün bunun dışında bir takım “yavaşlama”. “toprağa dönme” istekleri fantastik bir temenniden başka bir şey ifade etmiyor. Aynı zamanda kuşaklar arası çatışmanın da yeni sürüm cihazların ömrü kadar dar bir aralığa sıkışıyor. Nitekim bu konulara verilen isimler için artık alfabede verilecek harfin kalmayacağı bir noktaya gidiyor. İnsan, bugün kendini aradığı bir eşikte yaşıyor. Şayet bu eşikte kendini bulamazsa eşiği geçmiş olacak ve kendi olma kabiliyetini bir daha yakalayamayacak. Gelişmeler insanı daha özgür kılmıyor aksine yönetimleri daha otoriter ve daha ceberut kılıyor. Bu da insan için mekânı yeniden değerlendirme düşüncesinden daha çok kendisini bütün bu gelişmeler karşısında nasıl konumlandıracağı sorusu ile baş başa bırakıyor. Şayet insan özüne dönemez ise bütün bu dönüşümler insanı daha bağımlı bir objeye dönüştürecektir. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMi

“Papatyalar nasıl üşür gecede

Soğuk siyahında karanlıkların.

İçimde öyle bir yalnızlık derin...

Öyle bir yalnızlık... biraz korkumsu.

Bir damla gözyaşı düşseydi onun,

Siyah saçlarına, gelir miydi ki?

Yaz gecesi sulanmış bir bahçenin

Görünmeyen güllerinin kokusu.” (Hüsrev Hatemi)

Not: Bu hafta türkümüz Orhan Taşkır’dan. Nida Ateş’ten “Gine Gam Yükünün Kervanı Geldi” yi dinliyoruz. Sivas, Divriği’ye ait türkü başka bir lisan ile “Gine gam yükünün kervanı geldi/ Çekemem bu derdi yavrum bölek seninle/ Eremem lokmana çaresiz kaldım/ Çekemem bu derdi yavrum bölek seninle” bizi anlatıyor.

Dağarcık

“Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan, korkma! Tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!” (Kazancakis’ten tadımlık)

Bir Lahza

“İnsanlar yaşama nedenlerini pek çabuk öğreniyorlar,” dedi yaşlı adam, gözlerinde beliren acıyla. “Belki de gene aynı nedenle hemen pes ediyorlar. Ama dünyanın hali böyle işte.” (Simyacı’dan)

Tekke

Akıl, tecrübeleri bellemek ve onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir. Yumuşak ahlak, soyluluk ve büyüklüktendir. Fırsatı üzüntüye sebep olmadan değerlendir. Azim ve irade, ileri görüşlülüktendir. Gevşeklik mahrumiyete sebep olur. Her isteyen, isteğini elde edemez; her binen (gurbete giden) geri dönüp gelemez. Azığı zayi etmek fesattandır. Her işin bir sonu vardır. Nice az vardır ki, çoktan daha bereketlidir, daha verimlidir. Takdir edilen sana gelir ulaşır. (Hz. Ali’den tadımlık)

Bize Kadar

1-         Mehmed Zahid Kotku, “Kardeşlik yük alır, yük olmaz” der.

2-         Kenan Rifai, “Dünya vefasızdır. Kezâ, dünyadan elde edilen her şey de öyledir. Her ne ki dünyadan buldun, onu şimdiden zâil olmuş bil” der.

3-         Pessoa, “Yenilgi bilincimi tıpkı bir zafer sancağı gibi taşıyorum” der. Taşıyabilene ne gam!

4-         T. Aquinas, “Hiçbir insanda nefs, insanın doğasındaki iyiyi tamamen yok edecek kadar hâkimiyet kuramaz” der.

5-         Her kitabın zamanı vardır. Bazen sen kitaba giremezsin, bazen kitap sana kendisini açmaz. Bir de her kitap bitecek diye bir kaide yok. Kitaplar da hayata ve doğal olarak hataya dâhildir. Üzülme!