Kulağında kulaklıkla her gün sabah 4.30’da işe giderken denk geldiğim o görüntü, zamanla gündelik bir ayrıntı olmaktan çıkıp belleğimde yer eden bir sahneye dönüştü. Kimi gün biraz ileride, kimi gün biraz geride ama hep aynı yol üzerinde, 6. Cadde’nin ortalarında… Aynı saat, aynı ritim, aynı kararlılık. İlk zamanlar fark etmeden geçip gittiğim bu görüntü, günler ilerledikçe bir alışkanlığın, hatta bir disiplinin sessiz tanıklığına dönüştü. Ne bir gösteri vardı ne de başkalarının bakışına ihtiyaç duyan bir hâl. Sadece süreklilik, ritim ve dinginlik.
Bu sahne, bir süre sonra birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan birinin anlattıklarıyla zihnimde başka bir yere oturdu. Sabah 4.30’da kalkıp 10-15 blokluk bir koşu parkurunu tamamlayan, sonra evine dönüp duşunu alan, çocuklarının kahvaltısını hazırlayan, onları okula bıraktıktan sonra işe gelen bir hayat düzeni… Bu anlatı, sporun bir “aktivite” olmaktan çok, gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu bir yaşam örgüsünü işaret ediyordu. Ve tam da bu noktada, bizde bir türlü yerine oturmayan “sağlıklı yaşam” ve spor kültürü üzerine düşünmeye başladım.
Bizde spor çoğu zaman hayatın içine sinmiş bir alışkanlık değil; ya geçici bir heves, ya mecburi bir tedbir ya da sonradan eklemlenen bir beklenti olarak ortaya çıkıyor. Spor yapmayan bir bireyin, çocuğunu spora yönlendirme biçimi de çoğu zaman kültürel bir ihtiyaçtan değil, başka arzuların ve hesapların gölgesinden besleniyor. Sağlık için değil; “enerjisini atsın”, “disiplini öğrensin”, “belki bir şey olur” düşüncesiyle… Daha da kötüsü, sporu bir yaşam biçimi olarak değil, bir sıçrama tahtası olarak gören anlayış yaygınlaşıyor.
Bu yaklaşımın ürettiği ortam ise kaçınılmaz olarak kirli, bulanık ve incelmemiş bir spor iklimi oluyor. Tesadüfen yakalanan kuşaklar, bireysel azimle parlayan özel yetenekler üzerinden gelen başarılar, hiçbir zaman kalıcı bir yapı oluşturamıyor. Çünkü bu başarıların arkasında sürdürülebilir bir kültür, güçlü bir altyapı ya da uzun vadeli bir zihniyet yok. Olan biten, çoğu zaman rastlantının ve kişisel fedakârlığın eseri olarak kalıyor.
Daha da çarpıcı olan, bu sınırlı ve tekrarlanamayan başarıların hızla “milli mesele”ye dönüştürülmesi. Spor, burada bir toplumsal iyilik hâli ya da ortak bir yaşam disiplini olmaktan çıkıp, sembolik bir tatmin alanına indirgeniyor. Başarı anı büyütülüyor, yükleniyor, ideolojik ve duygusal anlamlarla donatılıyor; fakat aynı hızla tüketiliyor da. Geriye kalan ise kuru bir gürültü, geçici bir coşku ve tekrarlanamayan zaferlerin avuntusu oluyor.
Bu yüzden spor dünyamız çoğu zaman bir görsel şovdan ibaret kalıyor. Kameraların önünde parlayan, sosyal medyada dolaşıma giren, kısa süreli heyecanlar üreten ama gündelik hayata sirayet etmeyen bir alan… İcracısı az, konuşanı çok; yapanından çok yorumlayanı olan bir atmosfer. Sporcu yetiştirmekten çok spor konuşulan, spor yapılan sahadan çok spor tartışılan ekranlar. Gürültü fazla, derinlik zayıf.
Bu durum amatöründen profesyoneline kadar neredeyse her alanda kendini tekrar ediyor. Amatör spor, desteklenmesi gereken bir taban olmaktan çıkıp, kaderine terk edilmiş bir uğraşa dönüşüyor. Profesyonel spor ise çoğu zaman plansızlığın, günü kurtarma anlayışının ve kısa vadeli beklentilerin yükünü taşıyor. Altyapıdan çok vitrin, süreçten çok sonuç, emekten çok şans konuşuluyor.
Oysa sporun asıl meselesi başarıdan önce sürekliliktir. Sabah 4.30’da aynı cadde üzerinde karşılaştığım o koşucu figürü, bu yüzden önemliydi. Çünkü orada ne bir kupa vardı ne de alkış. Sadece tekrar eden bir irade, bedeni ve zamanı ciddiye alan bir tutum. Sporun kültür olabilmesi de tam olarak buradan geçiyor: Sessiz, gösterişsiz, ama ısrarlı bir tekrar.
Sporu bir kültür hâline getirmek, onu milli hamasetle büyütmekten değil; gündelik hayatın içine yerleştirmekten geçiyor. Okul bahçesinde, mahallede, sabahın erken saatlerinde ya da iş çıkışı atılan küçük adımlarda… Çocukların sporu bir “başarı baskısı” olarak değil, yaşamın doğal bir parçası olarak görmesiyle. Yetişkinlerin sporu yalnızca kilo verme ya da stres atma aracı değil, bedenle kurulan etik bir ilişki olarak kavramasıyla.
Aksi hâlde, gürültüsü bol ama hafızası zayıf bir spor dünyasında dönüp durmaya devam ederiz. Her başarıyı bir mucize gibi karşılar, her başarısızlığı kaderle açıklar, ama hiçbir zaman gerçekten ilerleyemeyiz. Oysa spor, bağırarak değil; tekrar ederek, sabırla ve sessizce inşa edilir. Tıpkı her sabah aynı saatte, aynı yolda koşan o insan gibi. Hoşça bakın zatınıza…