Biz kullanıcıysak, bizi kim kullanıyor?

Abone Ol

Gelsene dedi, uzaktaki masada bulmaca çözmeye oturmak üzere olan arkadaşına. Gel bak! Seninkini de tutmuşlar.

Ekranda, polislerin yanında yürüyüşe çıkmış havasıyla kameralara en ilgisiz pozlarını veren sanatçıların arasındaydı üstüne konuşulan.

– Gördün mü

Çarşının en sonunda, en kuytu yerindeki bir esnaf çay evinin sakinleriydi bu konuşanlar. Ben dünyayla bağlantımı onlarla ve orada sağlıyordum.

– Ama yine de helal olsun seninkine. Kolundaki kelepçeyi görmezsen, hâlâ operasyona çıkmış başkomiser sanıyor kendini.

– O kadar kamera var. Rol yapmadan durabilir mi

Aralarındaki iddianın öncesini biliyorum. Uyuşturucu kullanan sanatçılar, polisin teknik takibine alınan sanatçılar gibi başlıklarla haberler verilmeye başladığında TV kanallarında, dizilerinin müptelası oldukları esas oğlanın adının geçmemesinden kendince pay çıkarmıştı birisi.

– Bizimki buralarda olmaz. O ayak takımından değil.

Ekranda gördüğü manzara, bu iddia sahibinin bulmaca çözme hevesini de alıp götürmüştü. kalemi verdi garson çocuğa. Fakat arkadaşı onu bırakmak niyetinde değil.

– Gezicilere de katılmaz demiştin. Orada da kolkola yürürken resimlerini basmadılar mı

Tuttuğu takımın yenilgisini savunan ve federasyondan hakemlere kadar herkesin anlatıldığı mazeretler bulan taraftar konumuna düşmüş;

– Belki de dizi patronlarının ricasını kıramamıştır, demişti. On, onbeş metre yürümüş işte. Polise molotof atmamış, ambulans yakmamış... Üstünde durmasak da olur.

Biraz önüme, takılarak onu bulmacadan kaldıran arkadaşının yanına oturdu. Yüzü, senetlerini ödeyemeyen esnaf yüzü sarılığındaydı. Bir insan bu kadar mı düşer bir TV artistinin peşine, yakını bile değil; sorusu benim de aklıma gelirdi önceleri. Kendi aralarında onların da roller yaptığını anladım sonra. Muhalefet liderlerini dahi umursamayan bu insanlar, artist çocuk hayatlarını mı merak edeceklerdi... Sahnenin içinde çay içerek onlara bakan ve onları duyan ben, doktorumun, kendini rahatlatacağın ortamları bul, dünyayla irtibatını koprama, dediği yerdeydim.

– Aslında ben haklıymışım, o Gezi’ye katılmaz iddiamda.

Arkadaşı daha da yormak istiyor.

– Ama gördün, Gezi’ye de katıldı. Uyuşturucu operasyonuna da... Yoksa bu seninki, her yerde adım geçmezse şöhretim söner mi sanıyor

Cevabı, çok uzaklara bakan gözlerle verdi. Ki bu cevap, beni de rahatlatan bir cevaptı.

– Demek ki oralarda hatır, gönül değil, şantaj ve tehdit var imiş. Ne demek ulan, Gezi’ye gelmiyorum demek. Hem de uyuşturucu kullanan bir sanatçı olarak... Tamam, tamam sustum! Yoksa bir duyan olacak.

– Benim adımı öyle çıkarmayın. Ayda, yılda bir bizimkisi... Bir aydır rol ezberliyorum. Evden dışarı çıkmadım. Hem dayı olacaksın, hem avukat, kolay mı

– Bırak bu hükümet yandaşlığını. Eve servis diye bir şey var. Sinemacının satışları senin de listede olduğunu duyurduğunda çok artmış.

Kendi konuşuyor, kendi oynuyordu çarşının küçük esnaf sınıfındaki ayakkabıcısı. Lakin arkadaşlarının, yani diğer esnafların da ondan geri kalır yanları yok. İpin ucunun çekildiğini hissediyorum; yumak çözülmekte.

– Diyelim ki dediklerin doğru. Hepsi için mi geçerlidir bu. Tamam anladık, polis ağa takılanı tek tek dinliyor. Peki onları tek tek kafalayan kim

Burada sessizliğimi bozuyorum. Tuz olma merakım, bakalım sohbeti nereye çekecek Aş pişmek üzere...

– Oraya kafa yormayın. Hükümetin ulaşamadığını siz bulamazsınız.

Evet, bir numarayı bulmak hükümetin işiydi. Onlar da hemen döndüler kendi alanlarına, çarşılarına.

– Gezi’nin ve bu uyuşturucu operasyonunun bizi sevindirecek, göğsümüzü kabartacak yönlerini görmezden gelirsek, sanat piyasasına haksızlık etmiş oluruz.

İkindi namazı hazırlığı için çoraplarını çıkarıp takunya giyen tuhafiyeciydi bunu söyleyen.

– Takunyalı tuhafiyeci, yine üstünde tuhaflığın... Söyle, biz de şişinelim.

Takunyanın tak tak seslerinin arasından seçiyorum duymak istediklerimi.

– Aralarındaki birlik ve beraberliği farketmiyor musunuz Gezi’lerde aynı sloganlarla bağırıyorlar, sigaralarında aynı uyuşturucularla efkarlanıyorlar......

Tuhafiyeciyi doğrulamaktan başka işleri mi var şimdi Hepsi, doğru söyledin imam, bakışlarındalar. Tuhafiyecinin imamlığı mı Bir önceki ihtilal mağdurlarından olduğunu duymuştum.

Çaylarımız tazelenirken, herkesin düşüncesi tuhafiyecinin anlattıklarına takılmıştı. İnsanın en son duyduğu birlik ve beraberlik olunca, yerlilik, millilik gibi konuların çağrışımı düşmez mi akıllara Öncelik ilk konuşanda. Yani arkadaşını bulmacaya başlatmayanda.

– Ama çocuklara aferin demek lazım. Hepsinin işi esrarla. Esrarengiz görünmek, esrarengiz yaşamak için tercih etmiş olsalar bile. Ne de olsa bu ülkenin sanatçıları... Bizim saksılarda yetişenlerle iktifa ediyorlar.

Sanatçılarımızın burunlarının havada olmadığının ispatı bu tez, Gezi yürüyüşleri dolayısıyla oluşan, halka yukarıdan bakıyorlar imajına da biraz çeki düzen vermişti.

– Yani sen Gezi’nin tamamen yerli olduğunu mu ispatlamaya çalışıyorsun. İlla hükümete muhalefet edecek. Peki, haplara ne diyeceksin

Görevimin başladığı noktaya geldiğimizi hissettim. Hemen müdahale etmeliydim. Her zaman olduğu gibi son çaylar bendendi.

– Polisiye kısmının ötesinde dikkatinizi çeken başka bir nokta yok mu bu uyuşturucu operasyonunda

Hepsi bana doğru biz ne konuştuk şimdiye kadar bakışlarını atarlarken, doğru yerde durduğumu hafifçe sallanarak gösterdim.

– Kaç gündür ekranlarda geçit yaptırılan bu sanatçılarımızla verilmek istenen mesajlar yok mu

Birbirine baktılar, o mesajı arıyordular.

– Doğrusun be! Yani bu adamlar şunu söylüyor olabilirler: Bizim kestiğimiz rollere dayanmak zor. Uyuşturucular alarak ancak katlanıyoruz. Rol de olsa, millete karşı olmak kolay mı

İlk itiraz takunyalarını çıkarıp, ayakkabısın giyen tuhafiyeciden.

– Rollere mi dayanamıyorlar Sanatçı dünyalarına mı

İçimizde sanatçı yok, nereden bilelim, cevabındaki ortaklığı bozmak da bana düştü.

– Ben işin eğlencesinde değilim. Korkusundayım.

Kendi aramızda bu ufak çaptaki oyuna gelip katılıyorsun. Sonra da eğlenmediğini söylüyorsun. Yayılan kanaat bu. Uyuşturucu kullanan sanatçılar eğlencede, uyuşturucu operasyonu yapan polisler eğlencede, operasyonu haberleştiren medyacılar eğlencede, olayları konuşan çarşı esnafları eğlencede... Bir sen misin ..

– Ben işin eğlencesinde değilim, dedim. Eğlence nerede, nasıl olur bilmem. Ben işin korkusundayım. Anlatmak istediğim bu.

Korku mu   Satıcı değilsin, kullanıcı değilsin, yakalayıcı değilsin, haberci değilsin. Neden korkuyorsun ki

– Oluşacak kanaatlerden korkuyorum. Sanatçı olunca uyuşturucu kullanılır. Çoluk, çocuk, yaşlı, genç ya alıştırılıverilirse böyle yanlışlara...

Artık kalkma vakti gelmişti. Yine söyledin söyleyeceklerini diye düşünürken onlar; aslında ben onlardan öğreniyordum.

Yarın yine geleceğim çarşının en sonundaki bu esnaf çay evine. Burası benim dünyayla irtibat santralim.

Bizi Böyle Çiziyorlardı - 58

 

Solcularımızın Ruslarla içli dışlı olduklarını sandıkları 1960’lı yıllardaki kafa ve beyin yapılarının röntgenidir bu çizimler.

Metro diye bir şey duymuşlar. Ne olduğunu bilmiyorlar. Öğrenmek niyetleri de yok. Çünkü hayallerine dahi girmiyor, işçi sınıfı ihtilalinden yer kalmadığı için…

Metro yapılacaksa, Ruslar yapar. Bu ülkeye komünizm gelecekse, onlar getirecektir. Varsın Metroyu da Ruslar getirmiş olsun.

Gazetenin, Rusların Metro yapacağını duyuran 8 sütuna manşetinin görüntüsü ve gazete okuyucusu batı giyimli ve gözlüklü, yani aydın kişi çizimi solcularımıza moral vermekte yetersiz kalabilir. Öyleyse başka şeyler de dahil etmeli tabloya. Zaten tablocu da, bugün kartel diye tanımladığımız o yerin bu işi bilen çocuklarındandır. Devşirmelerden sanılmasın.

İki tane irticacı, gerici, mürteci, yobaz diye adlandırdıkları, tasnif ettikleri, sınıflandırdıkları ve ayrımcılıklarının belgesi olarak tescil edilmeye hak kazandıracak kişi (TC vatandaşı) çizilmeli ki, solculuk maksadı hasıl olsun.

Zekalarının elbette iki çizgi ile sınırlı olmaması da normaldir. En iyi makamlarda iyi ücretlerde oturmanın da bu kadarcık bir (espri) karşılığı olsun, müsaadenizle. (Günümüzde devşirmelerden medet umuyorlar)

Metro bir yeraltı aracıdır. Solcularımızla ilgisi ne Solculuk yer altında büyür, gelişir. O günlerde gazetelere sık sık “yeraltı faaliyetlerinde bulunan solcularımız yakalandı” gibi haberler yayınlanıyorsa hele…

Meramlarını iyi anlatıyorlar değil mi

“Pişman olma duygularımı yok ettim” İmza: Bir CHP’li

Artık olaylar anında uzaklardaki insanların da görme alanlarına yansıtılıyor. Makinaların kaydına düşenleri görüp, nelerin olup bittiğini farkediyor insanlar.

Bu dediklerimi en iyi kartel kalemşorları bildiklerinden ve gizlemek güçlerini aştığından, savunma yazıları yazarak hak etmeye çalışıyorlar ücretlerini. Malûm hepsi Divan’da vezir değil.

Hacı Bektaş’taki çirkin saldırıyı bakın nasıl savunuyor bir kartel kalemşoru: “...açık bir şekilde fiziki müdahalesinin olmadığını, ancak vücut dili ile kaldırdığı elinin Bakan’ın göğsüne geldiğini...” (...Sanki Baro Başkanı Feyzioğlu mahkemede müdafaa yapıyor)

Eli, Bakan’ın göğsüne gelen, nereden gelmiş Hacı Bektaş’a K.Maraş’ın Pazarcık ilçesinden... Ne demeye gelmiş “Hangi yüzle buraya geldiniz” demeye...

Saldırıyı kınamayan CHP, saldırganın seyahat özgürlüğünden sorumlu (ülke çapında ve Başbakan yardımcılarını da kapsayacak şekilde) yegane kişi olduğunu açıklamalıdır, dersek, güler misiniz

CHP milletvekillerinin saldırganı kutlar gibi yanak yanağa poz görüntüleri ise, onların, olay yerine inerek polisin sert tavrını önlemeye çalışmaları imiş.

Saldırının bizzat tanığı Kılıçdaroğlu’nun olayı kınamamasına üzülmüş Başbakan Yardımcısı Bozdağ.

Halbuki bir CHP geleneğidir bu. Bilinmesi gerekir. Nesiller değişir, tavırlar değişmez.

Kadir Çelik’in programında (Deşifre) konuşuluyordu: RP Ankara Belediye Başkanlığını kazandığında, CHP’liler Murat Karayalçın’ın karısının önderliğinde “kan”lı sloganlarla nümayişler yaptılar, belediye binasını taşladılar.

Soru şu: Neden bu anlatılanlar hiç bir TV kanalında yayınlanmadı Neden haberdar edilmedi insanlar Teknoloji mi yetersizdi, bu işi yapmak görevinde olanlar mı cesaretsizdi

Demokrasiyi CHP’nin anladığı gibi anlamışlardı. Demokrasi sandık değil; taş, sopa, molotof, yumruk, kartel vs...

Teknoloji kartel kalemşorlarının ve sandıktan ümit özürlü CHP’lilerin işlini çok zorlaştırıyor, çok.

Gerçi hakikatların bir gün yüze çıkmak gibi bir huyunun olduğunu herkes bilebilir ama bu AKP’liler derslerine çalışmıyorlar. Teknolojinin bu kadar gelişmiş olmadığı bir Meclis gününden anlatıyor bir CHP’li. (Ama insaf sahibi)

“Adnan Menderes çapında bir insana:

– Sen, Kordonboyu’nda Yunan zabitleri ile kol kola gezmişsin!

Diyebilen insafsız ağıza atılacak en güzel tokat ne idi bilir misiniz .. Hemen Meclis kürsüsüne çıkıp sormak:

– Bay Atalay, göğsündeki İstiklal madalyasını Adnan Menderes’e Trikopis mi verdi.”

Sırrı Atalay bir CHP milletvekili. Yani “insafsız ağız”ın sahibi. Peki “Tokat sahibi kim ” Burada analım ki, unutulmasın. Giresun mebusu Adnan Tüfekçi.

12 Eylül’e kadar Senato’da oturan ve bir ara cumhurbaşkanlığına vekalet eden merhum Atalay’ın “insafsız ağız” sahibi olmasından ötürü bir pişmanlığı olmuş mudur, bilmeyiz.

Sandıkla Meclis’e gelen, sandıkla Başkent Ankara’ya belediye başkanı olan CHP’li Sayın Karayalçın’ın, sandıkla gitmeyi hazmettiğini, eşi dolayısıyla yaşananlardan ve rahmetli Erbakan’ın iftiraya maruz kalmasından bir pişmanlığı olduğunu duymuş mudur insanlar Bunu da bilmeyiz.

Dahası ellerindeki teknolojik ürünleri istediklerinde silah gibi kullanan ve istemediklerinde tespit için dahi kullanmayan medyacılar, hiç pişman olmadan ortalıkta dolaşıyorlar mıdır Bunu da bilmeyiz. (Bizim gördüklerimizi boş verin.)

Yani Kılıçdaroğlu’nun kınamamasından, Kılıçdaroğlu’nun pişman olması...

Olacak şey değil!

– PKK’nın yüzde yirmisi çekildi! –Gazeteler

– Hey, yüzde 80! Sen aşağı inene kadar yaşlanacağından haberin var mı

(Açılımcı politikacı

ikna çalışması yapıyor.)

 

1952’de çizilmiş. Yorum yapmıyoruz. ( Dua tek silahımız)