30 Mart Pazartesi yazımızın başlığı Esrarengiz İşler
idi ve o yazıda bu ülke üzerine oynanan oyunlar üzerinde duruyor ve bazı
esrarengiz işlere dikkatleri çekiyorduk. O yazının neşrolmasının üzerinden bir
gün geçmişti ki, yani 31 Mart Salı günü peş peşe esrarengiz işler olmaya
başladı. Önce ülke tarihinde bir ilk olarak, dünya tarihinde de emsaline nadir
rastlanacak şekilde 80 vilayette birden elektrikler kesildi. Hem de şöyle böyle
değil, bazı vilayetlerde yaklaşık 8 saat boyunca Bu bir siber saldırı mıydı
Yoksa işin içinde daha karmaşık ve karanlık eller mi vardı Bu nokta şimdilik
sır. Bu hâdise patlak verdikten hemen sonra İstanbul Çağlayan Adliyesi ne giren
iki terörist savcı Mehmet Selim Kiraz ı rehin aldı, daha sonra da şehit
ettiler. (Savcımızın ailesine, bütün yakınlarına taziyelerimizi sunarız.
Cenab-ı Hak rahmet eylesin) O teröristlerin adliye binasına nasıl girdikleri de
sırlarla doluydu. Bu hâdiselerin hemen ardından, 1 Nisan Çarşamba günü İstanbul
Emniyet Müdürlüğü binasına silahlı saldırı oldu. Bütün bu hâdiseler ne manaya
gelmekteydi. Birileri ülkeyi karıştırmak için düğmeye mi basmıştı
Şu hususu hiçbir zaman göz ardı etmeyelim: Bu ülkedeki
bütün darbelerde, bütün anarşi ve kaos hâdiselerinde mutlaka dış güçlerin
parmağı vardır. Görünürde sahnenin önünde yerli taşeronlar vardır, ama asıl
beyin, ecnebidir. O ecnebilerin maşalarını tespit etmek de çok zordur. Zira
kılıktan kılığa girmekte, takiyye yapmakta mahirdirler. Bizim ülkemiz gibi bir
İslâm ülkesinde o gibilere doğrudan münafık da diyemiyoruz. Zira münafık
ancak vahy-i İlâhî ile bilinebilir. Vahiy devresi bittiğine göre, bizlerin o
gibileri doğrudan tespit etmesi mümkün değil. Ancak, Kur ân-ı Kerim deki ve
hadis-i şerifteki işaretlere bakarak, o gibilerin kokusunu hissedebiliriz.
Ülke ve millet aleyhindeki faaliyetlerini tespit edip gereğini yapmak ise
devletin ilgili birimlerinin işi
Bu ülke yakın tarihi boyunca derin sancılar yaşadı.
Darbelerden, anarşi ve terör atmosferinden çok çekti. Burası hepimizin müşterek
vatanı, bir nevi yuvası. Bu ülke, iktidardaki siyasi partinin ve şu andaki
idarecilerin mülkü değil. Onlar olsa olsa bu ülkenin ve bu halkın hizmetkârı
olabilirler. Bu bakımdan hâdiselere sırf siyasî zaviyeden bakmak yanıltıcı
olur. Partiler de şahıslar da geçicidir. Ama bu ülke kalıcıdır. Gerçekte bütün
kâinat gibi burası da Allah ın mülküdür. Bizler ise emanetçiyiz. Emanete sahip
çıkmak da hepimizin görevidir. Unutmayalım, en kötü idare, idaresizlikten
iyidir. Bu sözümüzü bir misalle teyit etmek isterim. 1990 da karayoluyla hacca
gitmiştik. Orada Saddam idaresindeki Irak ın halini yakından gördük. Dönüşte
bir asker otobüsümüzü arıyordu. Kurumuş bir ekmek parçası gördü, Alabilir
miyim dedi. Yüreğimiz parçalandı, peynir, domates, hurma, yanımızda ne varsa
kendisine verdik. Arkadaşlarınızla yersiniz dedik. Evet, Saddam ülkeyi kötü
idare ediyordu. Ama o idare gitti, bakınız ülke ne hale geldi.
Biz Müslüman ız. Müslüman, anarşi ve teröre, zulme, masum
insanların incitilmesine karşıdır. Bu ülkeye sahip çıkmak hepimizin görevidir.
Bunun siyasetle bir ilgisi yoktur. Siyasî iktidarın yanlışları olabilir. O
yanlışları hakarete varmayan nezih bir üslupla tenkit etmek normaldir. Ama
siyasî iktidara duyulan husûmetle, bu ülkedeki anarşi ve kaos hareketlerine,
görevini yapmaya çalışan vazifelilerin ve diğer vatandaşların canına
kastedilmesine, işyerlerinin yakılıp yıkılmasına tepkisiz ve duygusuz kalmak
çok yanlıştır. Arkadaş, biz bu ülkeyi sokakta bulmadık. Burası kimsenin
babasının malı değil. Babasının çiftliği de değil. Burası hepimizin müşterek
yuvası. Bu yuvaya hep birlikte sahip çıkmalı, birliğimizi ve dirliğimizi bozmak
isteyenlere fırsat vermemeliyiz. Allah esirgesin, bu çadır yanarsa hepimiz
ayazda kalırız.