Biz, biz olarak kalabilmemiz için İslam Birliği şart

Abone Ol

Türkiye olarak BM’ye yaptığımız katkının artması sebebiyle zenginler kulübüne üyeliğimiz kabul edilmiş. Bu da bazı kesimler tarafından büyük bir başarı olarak takdim ediliyor ve alkışlanıyor. BM’ye katkı sıralamasında 10 sıra birden atlamamız ve bunun sonucu olarak zenginler kulübüne üyeliğimizin kabul edilmesi bu örgütün hak ve adalet ölçülerine uygun çalışması halinde elbette övünülecek bir durumdur. Ama, Orta Afrika, Nijerya, Libya, Suriye, Afganistan ve Pakistan’da yaşananlar, düzeni bozulan Irak’ta her gün onlarca, hatta yüzlerce can kayıpları devam ediyorken, buna karşılık  BM denen örgüt sadece seyrediyorsa, Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden birisinin vetosu ile aldığı kararlar çöp sepetini boyluyorsa böyle bir örgüte ülkemizin katkısını artırıyor olması, zalimlere destek anlamına gelmez mi Bir başka ifade ile şeytanla dostluğu sürdürme çabası olarak nitelendirilirse yanlış bir değerlendirme mi yapılmış olur

Artık Batı’nın azat kabul etmez köleleri dahil herkes görüyor ve biliyor ki, BM dünya üzerince barış ve adaleti hakim kılmak için çalışan bir örgüt değildir. Bu örgüt sömürgeci güçlerin her türlü işgal, darbe ve sömürüsüne uluslararası kılıf uydurmak adına oluşturulmuş, yapısı ve işleyişi ile adil olmayan bir örgüttür. Bu genel yapı içinde aynen Avrupa Birliği’nde olduğu gibi adı Birleşmiş Milletler olsa bile Hristiyanlığın yer yüzünde hakimiyetini sağlamak için çaba gösteren bir yapıya sahiptir. BM’ye bağlı olarak çalışan tüm uluslararası örgütlerin birinci hedefi hayatın her alanında Hristiyan inanç ve kültürünü hakim kılmak, Hristiyan olmayan tüm dünya milletlerinin geçmişleri, kültür ve medeniyetleri ile önce bağlarını zayıflatmak, ardından da kopartarak köksüz bir ağaç haline getirdikten sonra Hristiyan dünyaya hayran hale getirmenin çabasını sergiliyorlar.

Özellikle İslam ülkeleri kimliklerini korumak istiyorlarsa, İslam Birliği’nin vakit kaybedilmeden oluşturulması gerekiyor. Çünkü şeytanla dost olmak ister istemez onun yaptıklarına alet olmayı, ona benzemeyi de beraberinde getirecektir. Unutulmamalıdır ki, biz kendimiz olmaktan vazgeçersek, başka bir dünya bizi kuşatır. Farkında olmadan biz o oluruz. İslam dünyasının bugün içine yuvarlandığı durum budur. Çünkü, İslam dünyası Hristiyan Batı’nın çabaları sonucu büyük ölçüde kendi değerlerinden ya tamamen kopmuş ya da kendi geçmişi ve değer yargıları ile ilişkileri zayıflamış, bunun sonucu olarak Batı karşısında bir yenilmiş ve ezilmiş duygusuna kapılmıştır. Bu durum beraberinde teslimiyeti getirmiş, ruhen bu hale gelen İslam dünyası sömürgecilerin işlerini kolaylaştırmıştır. Bugün pek çok İslam ülkesinde yöneticilerin kendi ülkelerinin çıkarından çok sömürgecilerin çıkarlarına hizmet eder hale gelmiştir.

Bundan kurtuluşun ilk şartı öncelikli olarak silkelenerek biz kimiz, nereden geldik nereye gidiyoruz sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor. Böylece yabancı kültürlerin üzerimizdeki etkisini sıfırlamak mümkün olmasa bile en aza indirebiliriz. Arkasından da bizim biz olabilmemiz için yerimizin Hristiyan Batı dünyası değil, İslam dünyası olduğunun şuuru ile harekete geçebiliriz. Bunlar konuşulduğu ve yazıldığı kadar kolay olmayabilir, hatta beraberinde bedel ödemeyi de gündeme getirebilir. Ama hiçbir başarı az ya da çok bedel ödemeden elde edilemez. Kısacası İslam dünyası bir tercih yapmak durumundadır. Ya biz, biz olarak kalmayı tercih edeceğiz yada şeytanla dostluğu ona benzemeyi sürdüreceğiz. Ancak, bilinmelidir ki, biz ne kadar Hristiyan Batı’ya benzemeye çalışırsak çalışalım onlar bizi kendilerinden saymayacak, sadece kullanılacak ve sömürülecek bir toplum olarak bakacaklardır.