Müslümanların birbirleriyle bitmeyen savaşlarından söz ediyoruz. Orta çağ ve sonrasında Hıristiyan dünyasının birbirleriyle olan iç savaşları vardı. Otuz yıl ve bitmeyen savaşları gibi. Büyük kırımlar yaşanıyordu. Müslümanların böylesine uzun ölümcül iç savaşlarından söz edilemezdi.
Müslümanların savaşları genelde dışa dönük ve tebliğ amaçlıydı. Fetihlerden önce gönüller fethedilirdi. Gönül erleri savaşçılardan önce belli yerlere göçerler, konaklarlar, oralarda insanların gönüllerini kazanırlardı. Anadolu’nun, Balkanların fethi böyledir.
İnsanları kazanmanın tek yolu gönüllerin kazanılması. Savaşların hiç biri gönüllere dönük değil. Böyle olunca da büyük yıkımlar yaşanır ve bundan sonra da onarılamayan bir süreç başlar.
Savaşlar ölüm ve yıkım getirir.
Bugün ise Müslümanların savaşları içe dönük ve birbiriyle. Asla tebliğ amaçlı değil. Çıkar ve güdümlülük savaşları. Kendi başlarına özgür olmayan, başkalarının yönlendirmeleri ve iradeleriyle hareket edenlerin savaşları. Düşünün ki Müslümanların en kıyıcı, sömürücü gücü olan emperyallerle, ırkçılıklarla, soyguncularla hareket ediliyor, Müslümanlar Müslümanlarla savaşıyor. Biri bir rakibini yok etmeye çalışırken sonlarını hazırladıklarını düşünemiyorlar.
Müslümanlar birbiriyle çözüm yolları aramalıyken, gönüllerini yeniden kazanmaları gerekiyorken, birbirilerinden nefret eden, çürüten, yok eden bir yolu tercih ediyorlar.
Müslümanların yaşadığı coğrafyada Müslümanların savaşlarının tamamı birbiriyle. Türkiye’de, Suriye ’de, Irak ’ta, Yemen’de, Libya’da Afganistan’da ve daha bir çok yerde.
Tebliğ savaşları bir milleti yok etmeye dönük değildir. Onların konumlarını koruma, mal ve mülkleriyle yaşamalarını sağlamaya dönük. Osmanlı Devleti’nin en belirgin olduğu balkanlardaki kavimler, halklar varlıklarını korudular. Onlar Müslüman olmaya zorlamadılar.
Müslümanlar aralarında savaşarak bir zafer elde etmiyorlar. Ölümler, yıkımlar ve sonu gelmeyen nefretler, husumet ve düşmanlıklar süregidiyor. Bu gidişle bitmeyecek.
Türkiye İdlib’de, Irak Musul’da, Suudi Arabistan Yemen’de. Yakın zamanda İran Suudi Arabistan savaşı ve çatışması gündemde. Arap ülkeleri ırk eksenli bir birlik peşinde. Mezhep çatışmaları da bir başka bahane.
Müslümanların içinde düştüğü bu durum lidersizlikten, millet olma bilincinden yoksunluktan, ümmet bilincinden uzaklaşma.
Irk bölünmeleri yetmiyormuş gibi kabile bölünmeleri geliyor. Katar ile Suud ve diğer ülke anlaşmazlığı mezhep ayrıcalığıyla ilgili değil.
Güçlü olandan yana tavır almak kurtuluş olamaz. Mazlumların gücü çok daha etkilidir. Sonuçları zamanla belli olur.
Güçlülerin zülüm ve güçleri de bir yere kadardır. Onlardan korkmanın ve abartmanın bir anlamı yok, olamaz.
Müslümanlar ne yapıp edip, gururlarını, kinlerini, öfkelerini bırakmalı ve bir araya gelmenin yollarını aramalı, çözüm üretmeli. Yıllar önce önerdiğimiz, bugün için gerçekleşen Türkiye İran birlikteliğinin sağlanması egemen çevreleri tedirgin etti. Türkiye, Irak, Suriye bir araya geldiklerinde emperyalizm bir başka oyunu bozulmuş olacak. Buna birbiriyle komşu ülkeleri, kavimleri dâhil etmek gerekir. O zaman emperyalizmin tedirginliği artacak, bunda kuşku yok.
Müslümanların birlikteliğini sağlayacak manevî, maddî nedenleri var. İslâm milleti olma gibi bir erinçleri bulunuyor. Bu, güçlerin üzerinde. İnsana değer veren bir kültürleri ve dahası dinî özellikleri bulunuyor. Yeter ki kendilerinin farkına varsınlar.