Biten masal

Abone Ol

Hava çok güzel, güneş pırıl pırıl, insan doğasına huzur katkısı mükemmel bir gündü. Tatil yerinin albenili girişinden çıkmak üzere idiler. Kadın en güzel elbisesini giymiş, özenle makyajını yapmış, kendisini birkaç gün bütün sorunlarından azade prenses gibi hissedeceği bir tatilin girdabına bırakmıştı. Ardında ne sıkıntılar, tasalar, elemler vardı ama birkaç gün hepsini borç senedi gibi bir çekmeceye bırakmış, bu tatilin iksirinden medet ummuştu. Doktorunun sözleri kulaklarında çınlamakta idi:

-üzülmeyeceksin, stres yapmayacaksın, gerilimli ortamlarda bulunmayacaksın yoksa bu hastalığı yenmen imkânsızlaşır.

Hastalığını da silmişti, yokmuş gibi davranıyordu.

O sabah kahvaltıya eşi ile el ele inmiş, adamın suratı bir karış olsa da o polyannacılık oynamış, havadan sudan bahsetmiş, etraftaki manzaranın güzelliğinden söz etmiş lakin eşinin dikkatini şelale ve dağlara çekememişti.

Aslında doktor da eşine, hastanın üzülmemesi gerektiğini, bir tatile çıkmasını, hastalığının ciddiyetini sıkı sıkı tembihlemişti.

Bir ara dolaşalım mı, diye sormuştu kadın; adam suratını daha çok ekşitmiş, “şimdi mi” diye neredeyse ağlayacak kadar sarsılmıştı. Kadın biraz da kocasını kurtarmak için, zira yürümeyi hiç sevmezdi:

-istersen arabamızla gidelim demişti, çözüm bulduğu için bir çocuk gibi sevinmişti.

Adamın ekşi suratı tatlanmamış ama bir derece daha ekşi koruk renginden iyileşme göstermişti. Kahvaltı salonundan dışarı çıkarlarken yine bir masalın prensesi gibidir kadın, çekmecedeki sıkıntıları iyice unutmaya başlamıştır, hastalığını da doktorunun ifadesi ile yenebilecek güçtedir, o halde bütün elemlere güle güle demenin sırasıdır diye bir türkü çığırmaktadır narin esen rüzgâr.

Ne ki adam sanki “nereden düştüm bu belaya” melodisini tınlayan bir yürekle hırsla arabaya yürümüş, neredeyse kapıyı tekmelercesine açmış, kadın dönmesi için kenara çekilmiş ama o anda bir böğrültü kopmuş. Sanki yıldırımlar çakıyor o anda kadının beyninde, sanki yanardağlar patlıyor, volkanlar kopuyor, tipi bora. Eşkıya basıyor, beyninde bir çatışma. Böğürtünün şifrelerini çözmekte, hecelerinin, harflerinin şimşekler gibi beynine düşmesinde gecikme yaşanmıyor. Sonra tek cümle halinde algılayabiliyor yıldırımlar saçan cümleyi:

-Binsene arabaya, ne alık alık bakınıyorsun.

Yanlarından geçen insanlar kırmızı pelerinli matador görmüş gibi sinirle bakan boğa görüntüsündeki adama, bir da kadına bakmışlar. Kimi kadınlar kendilerinin de yaşadığı bu duruma idmanlı olduklarından başlarını önlerine eğip onaylamadıkları bir yaşam sahnesinin müdavimi olarak bu kaderdaş kadına acımışlar. Bir iki kibar adam, kızgın arı vızıltısını sürdüren kocasına dik dik  “ne oluyorsun be adam” modunda bakmışlar. Bir kaç kadın kafalarını kaldırıp hiddetli bakışlarla adamı hizaya getirmeye uğraşmışlar ama kendisini ormanın aslanı sanan adam kimsenin kınayan bakışlarını tınlayan bir yürek yüksekliğine sahip olmadığından hepsinin kınama eylemlerini, ırmaklara itelemiş.

Kadın kalakalmış, çekmeceye kilitlediği bütün sıkıntılar deşilmiş, hastalığı gırtlağını sıkmaya başlamış, yüreğine bastıran ateş, vücudundan çıkan yangılar, yanık türküler olarak beyni közde demir dövmeye başlamış.

Geri dönüp kendisini otelin lavabosuna zor atmış, bağıra bağıra ağlayarak, makyajının, rimellerinin, pudrasının sel olup akıp yüzünü boyaların kapkara ettiği aynadaki görüntüsüne aldırmamış, zira yüreği daha fazla yangın yeridir.

Darmadağın olmuştur, her parçası ayrı yere savrulmuştur. Artık çok zor demiştir artık o dağıntıları bir daha toplamaya güç yetiremem, çekmecedeki kilit altındakiler ortalığa saçılmış, otuz yıldır azarlanan bu yürek umutla beklemiştir acaba bu hastalık, yaşanan gerilimli sürece mola verir mi diye ama nafile.

Aynı tas aynı hamam olduğunu görmek çekmeceye daha fazla yük bindirmiş, o lavabonun aynasından hastalığının seyrini izlerken sonunun hiç de hayırlı olmayacağını, oynadığı mutluluk masalının ebediyen bittiğini görmüştür.