Zor günlerden geçiyoruz. Buna rağmen toplumsal fay hatlarına ısrarla basınç oluşturmaya devam ediyoruz. Yeri geldi mi Mevlana’ya, Yunus’a, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Hacı Bektaşi Veli’ye atıfta bulunuyoruz ancak iş fiiliyata geldiğinde birbirimizi bir kaşık suda boğabilmek için fırsat kolluyoruz. Oysa koskoca bir tarihimiz bin bir türlü tecrübelerle dolu. Geriye dönüp baktığımızda ne badireler atlattığımızı, ne sıkıntılara duçar olduğumuzu daha net görebiliyoruz. Ancak hiçbirisinden ibret almak gibi bir gayreti göstermiyoruz.
Bir çatımız var. Bu çatının altında bütün farklılıklarımıza rağmen bir arada, barış içinde yaşamaktan başka çaremiz yok. Farklı düşünebiliriz. Dünyayı farklı zaviyelerden de okuyabiliriz. Ancak bütün bunlar ortak geçmişimizi, kader birliğimizi ortadan kaldırmaz. Bu durum aynı coğrafyada aynı gelecek tasavvurunu birlikte inşa etmemize engel değil.
Daha dün denilebilecek bir zaman diliminde, kurtarılmış bölgelerin, mahallelerin olduğu acı tecrübelerle yüzleşmedik mi? Çanakkale’de sırt sırta yatan dedelerin torunlarının, birine sağcı, diğerine solcu denilerek iki ayrı düşman kamplara ayrıldıklarına şahit olmadık mı? İçinde kan, gözyaşı, ölüm, zulüm olan oyunların, senaryoların, tezgâhların, planların muhatabı bizler değil miydik? Bizi kendimize düşman edenlerin, aramıza kin ve nefret tohumları ekenlerin, kahvelerini yudumlayarak birbirimizi boğazlamamızı seyrettiklerini ne çabuk unuttuk? İstiklal şairimizin;
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Diye başlayan şiirindeki millet bu coğrafyanın hamuruyla karılmış bütün memleket evlatları değil mi? Her bir insanımız kendi renginden parçayı bu medeniyetin inşasına bir tuğla olarak koymadı mı? Yanı başımızda olanlardan bile ibret almayacak mıyız? Irak’ta, Suriye’de veya herhangi bir İslam coğrafyasında yaşananlardan üzerimize düşen dersler yok mu?
Bir büyüğüm anlatmıştı. Komşusu emekli bir albaymış. Bu emekli asker, büyüğümün sakalı ve ailesinin tesettüründen dolayı sürekli söylenip duruyormuş. Ancak büyüğüm her daim tebessüm ederek kendisine mukabelede bulunuyormuş. Bir gün sabah altıda kapısı çalınmış. Bir de ne görsün, karşısında komşusu emekli albay. “Ben Amerika’ya oğlumun yanına gidiyorum. Size kızıyorum ama evimin anahtarını ancak size emanet edebilirim” demiş. Düne kadar her şey emanet edilebilecek insanlara, bugün bir kesim nefret nazarıyla bakıyorsa, hatta bu nefretle beraber din sorgulanır olmuşsa hiç aynaya bakmayacak mıyız?
Hatadan münezzeh insanlar mıyız? Herkesin yaşadığı andan sorumlu olduğunu, imtihanın hayatımızın her evresini kuşattığını bilmiyor muyuz? Ektiklerimizi biçeceğimizi unuttuk mu? Bir adım sonrası uçurum görmüyor muyuz?