Sistemli düşünme bakımından, öncelikle yöntem bir sorun olarak ortaya çıkarken, buna sıkı sıkıya bağlı olarak, düşünme olgusunu gerçeklik düzeyine çıkarmada sembol işlevini üstlenen kavram ya da kavramlaştırma işlemini de göz önünde tutmak gerekmektedir. Gerçekten düşünme yetisinin tezahürünü ancak kavram ile daha genel anlamda dil ile gerçeklik düzeyine taşırız. Elbette “dil” dediğimizde, harf ve sözcüklerden başlayıp, ses, davranış, mimik vb. kapsayan geniş ve karmaşık araçları, unsurları kastettiğimizi hemen belirtmek durumundayız. Kavram da bu araçlardan birisidir, ama bir takım özel işlemlerin imbiğinden geçerek, bir ortak anlayışın oluşmasında önemli rolü olan bir araçtır aynı zamanda.
İşte insan ve birey kavramları birbirine sıkı sıkıya bağlı gözükmesine rağmen, ortaya çıkmasına neden oldukları sonuçlar itibariyle birbirinden farklı anlamların doğmasına da imkân hazırlayıcı bir nitelik gösterdiklerini, düşünmenin yöneldiği alanlarda gözlemlemek söz konusudur. Sözgelimi insan (bununla ilişkili olan insanlık, insaniyet, insancıllık “humanizm”) kavramı bu bağlamda soyut bir varlığı işaret ederken, birey kavramı, bütünüyle temelini insandan almakla birlikte, bir takım farklı özellikleri de içkin olmaktadır. İnsan kavramı, kısaca, soyut bir varlığı imlerken, birey kavramı bütünüyle somut ve varlığı işaret edip tanımlamaya yönelmektedir. Gerçi birey kavramının, bu somut özelliği korunmak suretiyle, gerçek anlamından saptırıldığı durumlarla da karşılaşıyoruz. Mesela, özellikle Sanayi Devrimi (özlü açıklamalarıyla bkz.:HansFreyer, Sanayi Çağı, ç.Bedia Akarsu-Hüseyin Batuhan, DoğuBatı Yayınları, Ankara 2014. Daha geniş bilgi için bkz.: PhyllıisDeane, ç. Tevfik Güran, TTK Yayınları, Ankara 2000)’nin getirdiği yeni ortam içinde, “Kapitalizm” olarak adlandırılan, öncelikle kendini iktisadi alanda konumlandıran hareket, “birey” kavramını bütünüyle farklı, hatta gerçek anlamda “insan” ve “birey” kavramlarını mahiyetinden soyutlayarak ve bir takım özelliklerini çarpıtarak kavramaya çalışmıştır. Böylece varlıkbilimsel (ontolojik) anlam içeren insan kavramını saklı tutarak somut birey kavramını, onun yerine genelleştirerek tek tip bir varlık anlayışından hareket etmiştir. Onu da “bencil”, “menfaat” güdüsü temelinde tanımlamıştır. Oysa birey olarak “bencil” ve “menfaat” güdüsünü öne alan bireyler kadar, öyle olmayan bireyler de söz konusudur. Kaldı ki, birey bu gibi duygu ve güdülerini çeşitli yollar ve değerler ölçeğinde eğitip denetim altına alma yeteneğine de sahiptir. Din, ahlak, hukuk ya da çeşitli güdülerle birey bu türden eğilimlerini dizginleyebilir, sahip olduğu “insani doğasını” değiştirebilir, geliştirebilir ya da tam aksi yönde davranabilir.
Bir başka açıdan da insan ile birey kavramlarının ifade ettiği ya da etmesi gereken farkı açıklamak olasıdır: İnsan, genel olarak, düşünme, duyma ve inanma yetisine sahip bir varlıktır. İnsan olması dolayısıyla her bireyde de, bu yetilerin, farklı şekillerde tezahür etse bile, var olduğu kabul edilir. Ancak bu yetilerin farklı şekillerde tezahür etmeleri, insan kavramından çok birey kavramıyla bağlantılıdır. Öyleyse, sözgelimi, hukuki bakımdan “insan düşünme, duyma ve inanma özgürlüğüne sahiptir” şeklinde bir kural, aslında yeni bir şey söylememektedir, insanın varlık olarak kendiliğinden sahip olduğu niteliklerini belirtmektedir. Buna karşılık “her insan...” ya da “herkes...” diye başlayan bir hukuki kural yeni bir durumu işaret etmektedir ve burada kastedileni de “birey” olarak anlamak daha anlamlı hale gelmektedir. Nitekim Anayasada “herkes... eğitim ve öğrenim, çalışma, dernek kurma, seçme ve seçilme...” hak ve özgürlüğüne sahiptir şeklindeki düzenlemelerde, öncelikle ifade edilenin birey ile ilişkili olduğudur. Eğer burada kastedileni soyut anlamda insan olarak anlarsak, o zaman devletin, eğitim ve öğrenim, çalışma, dernek kurma, seçme ve seçilme haklarını, kendi anladığı insan kavramı temelinde oluşturması doğal hale gelecek, buda devletin mahiyet ve niteliğini kökten dönüştürebilecektir. Çünkü devletin insan kavramı, birey olarak insanların sahip olduğu yapı, nitelik, özelliklerini tek tipleştirmesine imkan verecektir ki, böyle bir devleti siyaset felsefesi ve siyaset bilimiyle birlikte hukuk ve hukuk felsefesi “totaliter” olarak tanımlamaktan kaçamayacaktır.
Görünen o ki, insan ve birey kavramları, gerçek anlam ve doğuracağı sonuçlar itibariyle, hem genel düşünce alanında, hem siyaset ve hukuk alanında yeterince irdelenmiş, eleştiri süzgecinden geçirilmiş ve öylece değerlendirilmiş gözükmemektedir. Tartışmaların verimli sonuçlara kavuşturulmamasında bunun belirleyici bir işlevinin olduğu düşünülebilir.