Biraz da sen anlat!

Abone Ol

Bazen insan için en önemli, belki de en kritik süreç bilgi ile olan bağlantı sürecidir. Bilmeyi isteme, öğrenme büyük bir emek, sabır süreci barındırır. Bugün yaşadığımız dünya da bir yığın halini almış, her şeyden biraz biraz belki de çok büyük bir yer kaplayan bu bilgi ile muhataplığımız temel bir problem alanı oluşturuyor. Bu kadar yoğun bir yekûn altında insan eziliyor. Ondan daha vahimi sahihlik problemi ve nasıl ayıklanacağı, nasıl taşınacağı, aktarılacağı konusudur. Ve bilginin doğru şekilde taşınıp taşınmadığı, aktarılıp aktarılmadığını nasıl doğrulayacağız? Bugün bilgiye erişim, tarihin hiçbir devrinde olmadığı kadar kolay ve hızlı; aynı zamanda bir tuş kadar yakın lakin bu yakınlığın sağladığı kolaylık ve hızlılık aynı oranda nasıl bir fayda sağlıyor işte orası biraz tartışmalı. Çünkü içinde yaşadığımız zamanın tek kullanımlık yaşam ve düşünce biçimi hızla birlikte “kıymeti” de götürüyor. Öyle ya bu kadar hızla erişim, kopyala- yapıştır mantığı hem muhatabı zayıf ve çelimsiz kılıyor hem de bilgiye karşı dürüstlük, vefa ve saygı olarak da yansımıyor. Gelen gidiyor, konan durmuyor gibi.

Bugün edinilen bilgi, açığa çıkan imkân nasıl kullanılıyor? Bu soru yaşadığımız hayatın çelişkilerini hatta günlük hayatın saçma zeminini de ortaya çıkartıyor. Bugün her türlü ticari ve maddi getirinin bir aracı olarak duvarlara asılan diplomalar, kürsülerden, kütüphanelerden, taliplerden çok ekranlara taşıyan bir bilet gibi duruyor. Bu bakımdan edinilen bilginin bireysel menfaatler kazanmada bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Sanki herkes bir yerde bir şeyler pazarlıyor, kameranın cazibesi her şeyin önüne geçiyor. Ya da bilmişlik, uzmanlık ince bir pazarlama stratejisine dönüşüyor. Bu da tabi ki hem ilim açısından hem de muhatapları açısından bivefa olma halini ortaya çıkarıyor. Bu hal hem sorumluluk bilincini yok ediyor hem de bilgiye karşı sorumsuzluk olarak yansıyor. Onun içindir ki bugünün insanının ardına düştüğü her türlü inanç, düşünce, fraksiyonlar açısından bulunmaz bir nimet halini alıyor. Belki de büyük bir insanlık problemine işaret ediyor. Kelimeler, kavramlar sözcükler kısa gün kârı ya da uzun günün samimiyetsiz, yapay suretlerine dönüşüyor. Anlamaktan çok anlaşılmamak ve anlatamamak sorun haline geliyor. Dinlemek kimsenin talip olmadığı büyük bir meziyet haline geliyor. Kanaatimce yaşadığımız bu hastalığın adına “dolmadan taşmak” demek yerinde olacak. Anlam arayışı zaten çokta istenmeyen bir şey olurken, “bilmek” sorumluluğuna da talip olunamıyor. Sözlerin tesirsizliğine bir de buradan bakılabilir.

Özellikle bugün insanlar, birilerine bir şey anlatmaya çalışmadan önce, onları anlamaya çalışmıyor. Maalesef! İnsanlar anlatılmaktan çok,  dinlenmek ve anlaşılmak istiyorlar. Bir takım bilgi yüklemelerinden ziyade bu onlar için çok büyük önem arz ediyor. Anlamadığın ve anlamlandıramadığın birine, doğru şeyleri anlatman da hiçbir zaman mümkün değildir. Bunu unuttuğun an bütün her şey duvara toslamak için yeterli şartları oluşturmuş oluyor. Bu bilgi içinde böyle, anlamaktan çok anlatmak ve fark edilmek üzere tahsil edilen bilgi insanın hayatına bir düzen veremediği gibi var olan bütün düzeni de yerle bir etmektedir. Her şeyin kolayına talip, idealsiz, amaçsız bir şeye dönüşüyor. Hayattan kopuk, hasarlı ne kadar düşünce, bilgi varsa bu uyumsuzluğun, bu sorumsuzluğun neticesidir. 

Oysa her zaman anlatılan ve bir türlü anlaşılmayan durum “la” diyebilme bilincinin aslında başlamak, sorumlu olmak hali oluşu; “Bilmek” sorumluluğu yani reşit olma halini getirir. Onun için rüştünü ispatlamak, kişinin bu sorumluluğu ne kadar kuşandığı ile ilgilidir. Bugün sürekli tek taraflı bilgi değil de yorum, enformasyon yarıştırıyoruz.  Olayları, olguları, kişileri tahlil ediyoruz. Birçok “bilgi!”, “malumat” yığıyoruz. Tam buradan bir şey çıkacak derken ufak bir sarsıntıda her şey tarumar oluyor. Modern insanı büyük bir “alık” haline dönüştürüyor. Yıllarca inşa ettiği paradigması bir anda tuzla buz oluyor. Herkes kulaklığını takıp kendi ıssızlığına çekiliyor, etkileşim olmasın diye de olabildiğince gürültüyü artırıyor. Tabi bu bir bakıma da korkumuz, içimizle baş başa kalırsak hakikat bizi sarar korkusu… Herkes bir şeyler anlatmak, anlaşılmak istiyor ancak muhatap bulamıyor. Herkes algılarla o kadar ilgili ki, algılayamıyoruz. Dinlemeye demlenmeye, dolmaya ve taşmamaya ihtiyacımız var. Elimizdeki “bilgi” emanetine karşı, istikbale karşı sorumluluğumuz var. Ki insan biraz dinlenilmek istiyor, anlat bakalım diyene ihtiyaç duyuyor. Gel halleşelim, diyeni duymak istiyor değil mi? Haydi hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

Ne kaldı

Farkında mısın bilmem

Gündüzler...

Gündüzler biraz azaldı.

E. Cansever

Not: Bazen bir durakta takılıp kalırsın, ya da bir otobüs diğerine, bir şehir ötekine götürür. İşte müzikte böyle bir şarkı diğer şarkıyı da getiriyor. Azam, Bu hafta da “Sevda Kuşun Kanadında”yı dinleyelim, Cem Karaca’dan diyor. Bu hafta dervişane sözlere “Sevda kuşun kanadında / Ürkütürsen tutamazsın / Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın / Hayat sırrının suyunu / Çeşmelerden bulamazsın”, Cem Karaca’nın yorumu eşlik ediyor.

BİZE KADAR

1- Halil Kantarcı, şahadete giderken özetlemiş yüzyılı. “Korkak, cahil ve hain politikacılar, dünyanın kazuratını, en iğrenç ve sefil güruhunu “süper güç” diye tepemize çıkardılar. 100 yılın özeti.”

2- Melisa Kesmez, yaraları niye sevdiğimizi açık etmiş; “Hepimiz yaralarımızı seviyoruz. Sanırım, savaştan eve yarasız dönenler kahramandan sayılmadığı için.”

3- Ali Şeriati, “Ümmet, aşkın mutlak yönünde ebedi bir ‘olmak’  ve ‘gitmek’ hali içerisinde olan bir toplumdur” der.

4- Tanpınar,”Ben bütün ömrümde yalanın alakalı ve alakasız insanlar tarafından beslendiğini çok gördüm” der. Doğru bir tespit, hadi biraz daha kazanına laf atalım şunun…  Sakin! 

5- Kör Nişancı’ da Kurt Vonnegut: “O, yaşlı ve yalnızdı, basılı sayfalarda mutluluk bulduğu için tuhaf karşılanırdı” diyor. Galiba giderek yazılı mutluluklarla yetinecek insan…

6- “İnsan kocaman bir aldanıştan ibarettir” diye bağırıyordu, kimse duymuyordu. Sonunda sesini kaybetti. (Bir replik…)

7- Cihan Aktaş, “Bir sınav biter diğeri başlar. Hayat imkân ve ihtimal demek...” 

8- Bu Hafta, Ümit Aktaş’ın Okur Kitaplığı’ndan çıkan romanı “Musa ve Yol Arkadaşı” kitabını okuyalım. Biraz soluklanmak iyi gelecektir.

DAĞARCIK

Buraya oturalım. Gökyüzü buradan daha iyi görülüyor. Yıldızlı derinliğin sonsuzluğu ne kadar da avutucu... Göğü seyrederken daha az yakar canımızı hayat; iyice kızdırdığı yüzümüzden, narin bir yelpazeyi hatırlatan hafif bir rüzgâr geçer.

(Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı)

TEKKE

Durma kendini hatırlat/ Durma göğe bakalım (Turgut Uyar)

Gazali’ ye göre göğe bakmanın faydaları:

1- Hüzün ve Kederi azaltır.

2- Vesveseleri azaltır.

3- Korku vehmini giderir.

4- Allah’ı hatırlatır.

5- Kalpte Allah’ın büyüklüğünü yayar.

6- Kötü düşünceleri giderir.

7- Karamsarlık hastalığına iyi gelir.

8- Âşıkları teselli eder.

9- Sevenleri birbirine yakınlaştırır.

10- Ve o, duaların kıblesidir.

(Gazali’ den tadımlık…)