Bir yerde insanlar ölür

Abone Ol

Geçtiğimiz günlerde insanlık bir kez daha öldü. Bir kez

daha acımasız bir yalnızlığa gark edildi vicdanlarımız

Sıradan bir gündü belki de. Kimse farkında değildi

kanımızın damarlarımızdan çekildiğinin. Günün yorgunluğunu, evimizin rahatında

ve güzel bir sofrayla atmak istiyorduk, gayet masumane bir şekilde. Yanımızdaki

sehpanın üzerinde günün gazetesi ve karşımızda haberler sunulan televizyon

duruyordu. Gazete kapalı, televizyonun sesi kısıktı. Ve biz soframızdaydık. En

sıkıntılı günlerde bile en az üç kap bulunduğu sofralarımızda, çoluk

çocuğumuzla mutlu bir tablo çiziyorduk. Mutluyduk çünkü yüreğimize acıyı

oturtacak fotoğrafı henüz görmemiştik. Mutluyduk çünkü karnımız doyuyordu.

Bir yandan da, pilavı tuzlu, köfteyi az pişmiş bulduğu

için yemek istemeyen çocuğumuzu ikna etmeye çalışıyorduk. Yemezse vitaminsiz

kalırdı çünkü. Hastalanır, doktorlara düşerdi. Sus ve ye! Bu yemeğin bir

parçasını, yıllar var ki uzaktan bile görmeyen milyonlarca insan var mı

denilecekti onlara Elbette ki, denilemezdi öyle. Tatlı tatlı ikna edilmeli ve

canımız pahasına o yemeği yedirmeliydik. El bebek gül bebek büyütmeliydik

onları, çünkü onlar bizim can yongamızdı!

Biz, çeşit çeşit yemekleri, şükredemediğimiz her an

nankörlük olarak midemize indire duralım, bir yandan da haberler dönmeye devam

ediyordu.

Neredeyse hepimizin evinde televizyonun hangi saatlerde

kimin olduğu belliydi. Sabahları çizgi film kuşağında çocukların, öğleden sonra

günlük dizilerde annelerin, akşam sofrasında haber vaktinde babaların, yemekten

sonra haftalık dizileri izlemek isteyen anneler ve maç yorumları izlemek

isteyen babaların amansız kavgası sonucu kim kazanıyorsa onundu. Ama bu

aralardaki her boşlukta da, çocukların uydu kanallarındaki bütün çizgi filmleri

izlemeleri haklarıydı.

Şimdiyse TV sırası babadaydı ve dünyadan, yurttan

haberler sırasıyla geçiyordu. Bir süre sonra o fotoğraf, canımızı yakacak,

soframızı alaşağı edecek o kare dönmeye başladı ekranlarda. Ve altında haberin

ayrıntısı: 13 yaşındaki Kasım el Mağribi Suriye de Filistinlilerin yaşadığı

Yermük mülteci kampında açlıktan öldü!

Kasım haykırıyordu. İnsanlık haykırıyor, vicdanımız

haykırıyordu. Ama sesi kısıktı televizyonun. Kalbimizin sesi kısıktı. Yalnızca

baba görüyordu o haberi, o da anlamıyordu zaten ne olduğunu. Başka kimse

görmüyor, kimse duymuyordu. Zaten görecek olsa çocuklarımız, hemen çevirirdik

kanalı. Etkilenmemeliydi onlar öyle şeylerden. Kasım ın bir deri bir kemik

kalmış bedenini görmemeleri lazımdı. Suriye de soğuktan elleri kilitlenerek

ölen bebeğin yüzünü görmemeliydi onlar. Ülkemizde yalnızlık, soğuk ve açlıktan

ölen yaşlı amcanın, acıdan kırağı tutmuş yüzünü görmemeleri lazımdı. Gece

uyuyamazlardı sonra, kâbuslarla uyanırlardı. Hem görseler ne olacaktı zaten Ne

yapabilirlerdi ki Bari onlar etkilenmesinlerdi!

Yapmayın ne olur!

Bırakın etkilensin çocuklarınız o resimlerden, bırakın

bozulsun psikolojileri. Birazcık üzülsünler, ağlasınlar, yemek yiyemesinler

gerekirse. Bırakın artık suya sabuna dokunmadan yaşamayı. Gerçek olan hayata,

hayatın gerçeklerine hazırlayalım onları. Kâfirleri anlatalım, Siyonizm i

öğretelim. İlk yaratılıştan beri şeytanın nasıl çalıştığını bilmesi lazım bizim

çocuklarımızın. Şeytanın adının Siyonizm olduğunu, misyonerlik olduğunu, CFR

olduğunu, kendi adlarını bildikleri gibi bilmeleri lazım. Keloğlan

masallarıyla, Pepee, Caillou çizgi filmleriyle büyümesin onlar. Farklı

doğsunlar, farklı büyüsünler.

Siyonist Yahudilerin küçük çocukları, bir müslümanın

kemiğini kırmanın ibadet olduğu inancıyla yetiştirilirken, bırakın bizimkilerin

de huzuru bozuluversin biraz.

Cahiliyeyi tanımadan Hak Nebi nin mücadelesini anlamak ne

kadar zordu ise, bizim zamanımızın cahiliyesi olan Kabbalistleri tanımadan,

onların kirli planlarını bilmeden de, üzerinde yaşadığımız dünyayı anlayamayız.

Daha küçük demeyelim, anlatalım çocuklarımıza bitmeyen Ebu Cehilleri, Ebu

Lehepleri, Firavunları... El bebek gül bebek büyüteceğimiz bir dünya yok

önümüzde. Hazır olsunlar zorluklara, düşmanların hilelerine.

Kudüs ü anlatalım onlara; Saraybosna yı, Çeçenya yı,

Afganistan ı Suriye yi tanıtalım onlara; Mısır ı, Doğu Türkistan ı,

Arakan ı... Malik el Şahbazları, Şeyh Ahmet Yasinleri, Hasan el Bennaları

tanımak hakkıdır onların. Hamzaları, Ömerleri, Musabları tanımak, Aliyaları,

Abdülhamitleri, Erbakanları yaşamak hakkıdır!

Kimisi Rafi olur, on beşinde kılıcı kendisine denk olan

boyu ile Rasulünun yanında cenge çıkar, kimisi Fatih olur, on dördünde

İstanbul u nasıl fethederim diye düşünür, kimisi Kasım olur herkesin çuvallarla

paraları sömürdüğü bir dünyada açlıktan ölür, öyle verir mücadelesini. Bizim

çocuklarımız, uydu nesli olarak yetişmesin. Bu kötülüğü yapmayalım onlara.

İsimleri geçsin tarih sayfalarında. Nesiller boyu konuşulsun sevdaları. Biz

eğitelim onları, biz yetiştirelim. Kafalarını kumdan çıkarıp gerçekleri

gösterelim.

Kusura bakmayın, içinizi karartmak değil niyetim

diyemeyeceğim. Çünkü niyetim içinizi karartmak! Laylaylom geçecek kadar

aydınlık değil bu dünya. Çünkü niyetim, Bir gün aynı haberde geçen benim veya

çocuklarımın resmi olabilir mi diye düşündürtmek.

Biliyoruz ki, bir yerlerde Kasımlar hep ölür. Günden güne

ölüme koşarlar, ölüme yaşarlar. Onlar ölür, biz yaşarız. Onların açlıktan

verdiği kilolar, bize eklenir. Bebekler, bir deri bir kemik kalmış bedenleriyle

haykırırlar insanlığa: Utanmıyor musunuz