Çok iyi hatırlıyorum.Ben bu metruk merdiveni inmiştim.Bahçedeki incir ağacı altında genç simalar bırakmıştım.
Çocuktu kimi.
Kimi genç.
Örgülü saçları iki yanında salınanı arıyorum hayretimi gizleyerek.
Metruk merdivene bakınıyorum da.
Düpedüz düş gibi şimdi her şey.
O eski bina ve devasa bahçede buluşmamız.
Sanki çok uzun bir vakit geçmemiş gibi.
Herkes birbirinin o en değerli elbisesini süzüyor fark ettirmemeye çalışarak.
Bu bir düğün olmasa da, sırtımızda aynı değerli kıyafetlerle çıkıp gelmişiz.
Bir daha aynı heyecanı duymadığımız düğünleri, toplantıları anımsıyoruz hep birlikte.
Herkes ilgi ile diğerinin giysisini süzer, güzel olduğuna dair yorumlar yapardı.
Su yeşili tafta, kat kat kesim giyebilir miydik bir daha.
Ya da beyaz payetlerle süslü pabucu tamamlayan, bembeyaz bir kuğuyu andıran o şahane tuvaletini annesinin diktiğini anlatan Nalân.
O beyaz kuğu, pembe kurdeleler arasında veda partisinde dans eden o şirin, kara gözlü kız, sarıdan hala vazgeçmeyen çilli yüzü ile uyum sağlayan Ayşe.
Sanki otuz yıl hiç geçmemiş gibi.
Yine denize yakın oturuyor Sezin, yine dalgın düşünceli sanki öğrenci eylemlerine kalkıp katılıverecekmiş gibi iğreti ilişiyor iskemleye.
Ama ille de üzerimizde taşıdığımız o en değerli elbiselerimiz masaya yatırılıyor.
Derimize not veriyoruz.
"A hiç yaşlanmamışsın".
"Senin de hiç kırışığın yok".
Ne kadar mutlu oluyoruz.
Hastalıkları hiç konuşmuyoruz, hep atlıyoruz, soru işaretlerini boş bırakıyoruz.
Kapkara gözleri ile herkesten daha neşeli olduğunu göstermeye yemin etmişçesine takılı plak gibi gülüyor Fevziye.
Başında bir bandana ile aramıza katılacağını tahmin edemezdik, örtünün hep gereksizliğini savlardı, şimdi başındaki üçgen örtüyü kemodan dökülen saçlarını saklamak için kullandığını herkes fark ediyor ama kimse sormuyor.
Madem o anlatmıyor, biz de sormayalım diye düşünüyoruz.
Fakat Firdevs daha cesaretli, beynindeki urla dalga geçerek anlatıyor yeniden dünyaya döndüğü ameliyatları.
Bozuluyor biraz Fevziye, sanıyor ki herkes bandananın cevabını bekliyor.
Gelini damadı olanlar, erken kalkıp yol alanlar; torun resimleri bile çıkartıp gösteriyor.
Babaanneliğin dayanılmaz cazibesini.
Kimi bir kozmetik kraliçesi gibi mağrur evini, süs içinde detaylandırdığı fotoğraflarını yayıyor masaya.
Sıcak yine bildik.
1978 in liseli kızları kendi okulları önünde yüreklerini tutarak toparlanıp kalkarken son kez yine sözü, o en kıymetli elbiseye getiriyorlar.
"Gerçekten hiç yaşlanmamışsın".
Sanki otuz yıl hiç geçmemiş gibi, kınalı saçları buluverecekmiş gibi koşup gittiğimiz o yaz ikindisinde, kızıl boyalar altından sırıtan beyaz saçlar, kiminde diz kapağını götüren yılların dayandığı koltuk değneği, bandananın kapattığı hastalıklar, ameliyatların bağışladığı yaşamlar.
Otuz yıl önce önümüzde uzun bir zaman var inancı ile sımsıkı tuttuğumuz ellerimiz; şimdi Kanlıca nın ihtiyarları gibi bir bir anımsayarak maziyi, hoşça kalın derken, hüzünle titremekte.
Hepimiz iyi biliyoruz ki, artık fazla zamanımız yok.