15 Temmuz gecesi yaşadığımız hâdise zâhiren şer gibi gözüküyordu. Ama işte emâreleri görüldüğü gibi, bu şerri, “Müsebbibü’l esbâb” olan Rabbimiz nice hayırlara kalb etmekte. Daha da nice hayırlar ihsan edecek inşallah… Evet, Bakara Sûresinin 216. Âyet-i kerimesinde beyan buyrulduğu gibi, hoşlanmadığımız şeyler, hâdiseler de bizim için hayırlı olabilir. Şerden hayır doğabilir. Bu necip millet, kahraman ecdâdının fetihten fethe, zaferden zafere koştuğu rûha büründü. Tekbir ve salâ seslerinin eşliğinde elinde bayrağıyla bu vatanı müdafaaya koştu. Evet, bu bir vatan müdafaasıydı. Tabloyu hatırlayın: İdarecileri, halkı, vatanı müdafaa eden askerleri ve polisleri gözünü kırpmadan öldürenler, Allah muhafaza, idareyi ele geçirmiş olsalar neler yapmazdı? İnanın ülkemiz Suriye’den bin beter olurdu. Adamlar, Cumhurbaşkanının, Genelkurmay Başkanının burnunun dibine kadar sokulmuşlar. Kurt gövdenin içine girmiş. Cumhurbaşkanının kaldığı oteli bombalıyorlar, Genelkurmay Başkanının boğazını kemerle sıkıyorlar. Bunlar tıpkı Bağdat’ı tek kurşun atmadan işgalcilere teslim edenler gibi, başarılı olsalardı ülkeyi de bir çırpıda satarlardı. Bu ülke insanlarını kan gölünde boğmaya çalışırlardı. Şehitlerin ve gâzilerin torunları olan bu millet atalarının duası ve İslâm’a hizmetleri yüzü suyu hürmetine büyük bir bâdire atlattı.
Evvelâ, bu necip milleti bir kere daha tebrik ediyorum. Bu “millet” tâbirinde bütün ırklar dâhildir. Irklarımız farklı, ama inancımız birdir. Herkes “Ellahü Ekber!” Diyordu. Herkes gözyaşlarıyla minarelerde okunan salavatlara eşlik ediyordu. Darbeci teröristlerin ateşiyle vurulduğunda yere düşerken bile tıpkı Ulubatlı Hasan gibi, bayrağı yere düşürmemeye çalışıyordu. Ülkenin dört bir yanında herkes kardeş olduğunu hatırladı. (İşte gerçek çözüm süreci bu!) Bu güzel tablo, bu güzel hava devam ettirilmeli. İşte bizi bir yapan, güçlü yapan unsur bu. Yani, imanımız, inancımız ve istiklâl sevdâmız. Samimi söylüyorum, bu inancı devam ettirirsek, Allah’ın yardımıyla, karşımıza çıkan bütün düşman güçleri mağlup ederiz. Lâ gâlibe illâllah… Bu birlik havasının zedelenmesine meydan vermeden konuşalım, düşünelim, bünyemizi kemiren urları temizleyelim, kanserli hücreleri, kanserli düşünceleri bünyemizden söküp atalım.
Yahya Kemal’in güzel bir yazısı var. Topkapı Sarayı’ndaki hırka-i Saadet Dâiresinde okunan Kur’an tilavetini dinledikten sonra; “İşte devleti ayakta tutacak güç budur: Hırkâ-i Saadet Dâiresinden yükselen Kur’an sesi ve Ayasofya’dan yükselen ezan sesi” diyor.
Evet, şerden, İnşallah hayır doğacak. Bu millet kendisine giydirilmek istenen deli gömleğini yırtıp atacak. Yeniden o haşmetli, dostlara emniyet telkin eden, düşmanın yüreğine korku salan kendine has kıyâfetini giyecek. Yakinen yaşadığım hâdiselerden sonra buna yürekten inandım.
Bu yazı için not almıştım: “Halktan şehid düşenlere de şehid, yaralananlara gâzi statüsü verilsin” diyecektim. Sayın Başbakan bu yazıyı yazdığım gün, şehid düşenlere o statünün verileceğini açıkladı. Gerçi bütün millet ve medya mensupları da “gazi” unvanını hak etti. Ancak pratikte yaralananlara “gâzi” unvanı ve statüsü verilmeli.
Gün geçtikte, o meş’um gecede emniyet mensuplarının ve ordu mensuplarının verdikleri kahramanca mücâdele ortaya çıkıyor. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan Beyin şahsında bütün emniyet mensuplarını, Ankara’da 200 tankı dışarı çıkartmayan kahraman askerlerin şahsında bütün ordu mensuplarını yürekten tebrik ediyorum. Özel Harekât Polis Merkezine misket bombası atılıp da 41 yiğit polisin şehit edilmesi yüreğimi dağladı. O kahramanları dualarla ve muhabbetle yâd ediyorum. Darbeciler tarafından kalleşçe vurulan Terörle Mücadele Daire Başkanı kahraman Turgut Aslan Beyin ve Köprüyü işgalden kurtarmak için ailesiyle birlikte koşan oğlumun arkadaşı Murat Dursun’un şahsında bütün yaralılara Rabbimden âcil şifalar diliyorum. Rabbim vatanımızı muhafaza buyursun.