Her şey bir anda oldu. Bir an. Ölüm bir anda girdi odaya. Ölüm odaya girdi ve bütün eşyalara tek tek el sürdü. Odada bulunan insanlara şöyle bir dokundu; hastane odasının içi ölümün sımsıcak yüzünde buz tuttu. Her şey bir anda soğudu. Öyle soğudu ki odada bulunan herhangi bir eşyaya dokunsak sanki bir avize gibi kırılıp dökülecek. Buz gibi kırıkların içinden ölüm kendi gerçekliğini bütünlemek için insanların eline yüzüne gözüne değecek. Ölümün sert kanatları yüzümüze dokunuyor. Ama az önce iyiydi şimdi niye böyle oldu ki. Niye günler saatlere, saatler dakikalara, dakikalar saniyelere doğru hızla kaydı. Bir saniye bir aralık. Hayat bir saniyeye sığar mıydı. Koskoca hayat bir saniyeye sıkışıp kalabilir miydi. Bütün eşya hızlı bir şekilde dönüyor ölümün alüvyonuna doğru. Bir girdap her şeyi kendine doğru çekiyor. Eşyada ölümün nefes izleri. İnsanlarda ölümün nefes izleri. Hayır, olamaz, olmamalıydı demeye bile zaman yokken her şey bir anda oldu. Hiç planlanmamış olduğu halde oldu. Hiç düşünülmemiş olduğu halde oldu. Hiç kimsenin aklına gelmeyen geldi hastane odasına. Hiç beklemediğimiz halde beklemeye bile vakit bırakmadan geldi. NTS sayacı hızlı bir şekilde düşüşe geçti. Önce seksen sonra, sonra, evet sonra, dil varmıyor söylemeye, takat yok ifade etmeye, sonra birden sıfır oldu. Sıfır. Nokta. Hayat durdu. Ölüm ani ve çok yüksek hızla odaya doldu. Odadaki bütün eşyanın yüzeyinde ölüm. Odadaki bütün insanlar ölümle burun buruna.
İnsan çarelerinin tükendiği bir yer ölüm. Tabiat imkânlarının kalmadığı yer ölüm. Teknolojinin susup adeta saygı duruşuna geçtiği bir yer ölüm. İnsanın insana bulamadığı çare. İnsanın insandaki çaresizliği.
Hemşire hanım bir saniye bakar mısınız bir şey oldu, makine sıfıra düştü, bir şey, bir, çok, çok kötü, bir, kötü, çok, çabuk, tansiyon düştü, bayılıyor galiba, bayılıyor, bayılmıyor, öldü, ölüyor mu, hemşire hanım tansiyon, bayıl, ölüm, ne oldu, kötü bir şey oldu, kötü, hemşire, hanım, çocuk, hanım, bebek, makine, sıfır, makine sıfırlandı, çok, çabuk, hemşire hanım, ölüm, çabuk, çocuk, bebek, hanım, hemşire, ölüm, nedir
Üç hemşire üçü aynı anda koşuyor odaya. Başhemşire çok telaşlı ve korkmuş bir şekilde yanındaki hemşirelere bağırıyor: Doktoru çağırın çabuk, çabuk olun, doktoru çağırın çabuk, doktor gelsin, çabuk, dok, çabuk, doktor, gelsin, doktoru çabuk çağırın, doktor, gelsin, çağırın çok, çok acil, çok çabuk acil, çabuk çok, doktor!
Doktor Nilgün Hanım nefes nefese giriyor odaya. Sanki ölüm odaya o büyük elini atmış da doktor hanım ölümün o büyük elini odadakilerin üzerinden çekip alacak, öylesine dakik ve telaşlı. Doktor hanım nefesini zor topluyor. Çünkü sıfırıncı kattan üçüncü kata asansörü beklemeden merdivenlerden koşarak çıkmış. Yüzünde ölümün, o an orada bulunan bütün insanların yüzüne ağan korkusu var. Doktorun yüzünde, korkudan ölecek gibi ama aynı zamanda sert ve kararlı bir ifade. Yüzündeki ifadenin altında ölüm gerçekliğinin sert korkusu varken ifadenin üzerinde katı ve kararlı bir tutum var. Müsaade edin! Sedye getirin! Sedye! Sert ve kararlı bir emrediş! Ölümle kararlılık sertlikte birleşerek korkuyu yenmeye çalışıyor.
Ameliyathane yazan kapının önünde beklerken ölümün de benimle birlikte beklediğini düşünüp adeta ölümden uzaklaşmak ister gibi, sanki mümkünü var da ölümden uzaklaşmanın, yedi yaşındaki oğlumla birlikte hastane bahçesine çıkıyoruz. Hastane bahçesinde banklardan birine otururken hastaneye bakıyorum; içeride ölüm ve ölümler var ama dışarıda yani burada ölüm yok, ölümün görmeyeceği ve girmeyeceği bir yermiş gibi algılıyorum. Oysa ölümün görmeyeceği ve girmeyeceği bir yer yoktur. Hükmü altında olmayan herhangi bir mekân yoktur. Banklardan birine oturup sanki ölüm karşımda nazlı bir sevgiliymiş gibi ölümün yüzüne karşı sigaramı yakıyorum. Ölümle ilk defa burun buruna gelmedim ama böylesi bir durumla ilk defa karşılaştım; evladın ölümle burun buruna gelmesiyle… Yaşayacak mı diye düşünürken aslında hayatın da pek yaşanacak matah bir şey olmadığını düşünerek ölümü yanımda, sanki elimi uzatsam değecekmişim gibi duyumsadım. Yaşayacak mı diye düşünürken, bankın diğer ucunda oturan oğlumun yaşındayken, annemle dört yaşında ölmüş en büyük ablamın kemiklerini aramaya gittiğimiz gün gözlerimin önüne geldi. Ben yedi yaşındayken köyün yolu yapılıyordu ve dozer mezarlığın bir kısmını yıkmıştı. Mezarlar darmadağın olmuş, insan kemikleri yola saçılmıştı. Annem benim elimden tutmuş mezarlığa gitmiştik. Yoldan ve mezarlıktan kemikleri ararken ana yüreğinin evladının kemiklerini bile kaybetmeye dayanamadığını görmüştüm. Annem hem ağlıyor hem de arıyordu. İçindeki çaresizliği yenmek ister gibi elimi sımsıkı tutuyordu. Annemle ablamın kemiklerini toplayıp ağlayarak bir mezar kazılması için babamı beklemiştik. Ölüm, insanın kemiklerinin üzerinde.
Tam zamanında yetiştiniz. Tam zamanında bizi uyardınız. Bir saniye içinde hayata döndürdük. Bir saniye bize hayat olarak döndü diyor başhemşire. Doktor ve diğer hemşireler de başhemşireyi başlarıyla onaylıyorlar. Doktor gülümsüyor. Doktorun yüzüne sevgi ve minnetle bakıyorum… Mutlulukla hayırlı olsun diyor doktor ve hemşireler, hayırlı olsun.
Hayırlı olsun yepyeni bir hayat!