Bir Rüyayı Dokuyan Nakkaş

Abone Ol

Beylerbeyi Sarayındaki Maraş sanat sergisini bayağı özlemişiz.

Tarihe, sanata, rüya kadar güzel nakış eserlerine yolculuk ruh dünyamıza çok iyi geldi.

Nakkaş Sıdıka Gürkanı bu devasa emeği, özverili çalışmaları ve zamana direnişi için kutluyorum.

Zira kimsenin umurunda da değil, eski Türk sanatlarının kaybolup gitmesi.

Sıdıka Hanım yıllardır bu olguyu kendisine dert edinmiş.

En büyük üzüntüsü de kendisinden sonra bu sanatın kaybolup gitmesi.

Belki kaybolmaz ama böyle altın işçiliği gibi ince teferruatı, malzeme titizliği, özgün desen tasarımı üzerinde de kimseler bir daha duramayacak belki de.

Gergefte sadece ipek kumaş ve ipek iplikle çalışılmış.

Maraş filesi ya da filtre tekniği ile cüldelerde hazırlanan bindallılar, yatak örtüleri, gelin ve damat nişan bohçaları, yemek takımları, mevlit ve sanduka örtüleri rüya kadar güzeldi.

Kına ve gelinlik üzeri örtüler; iğne oyası ve fitreli uçuk pembe, yeşil, kayısı rengi, inci beyazı idi.

Annelik hazırlıkları, gecelikler, lizözler, hamam bohçası, peşkirler hepsi bizim soylu kültürümüzün bir kanıtı idi.

İstanbulda Maraş işini öğreten pek çok nakış öğretmeni, sergiyi gördüklerinde küçük dillerini yutar hale gelmekteler.

Çünkü mikroskopla çalışır gibi milimlik ipliklerle filtreler üzerinde işlemeler yapılmış.

En önemlisi de Sıdıka Hanım, kadın dayanışmasına büyük destek vermiş.

Bir yerden maddi destek almadan sadece kendisi ve ailesinin nakkaşlığa duyduğu saygı ile bu zor işi başarmış.

Atölyesinde 110 kadına iş vermiş.

Keşke bu sayı yüz binleri bulsa.

Kültür Bakanlığının behemehal bu sanata destek vermesi gerekmektedir.

Sergi ulusal gururumuzdur, yurt dışına götürerek milli sanatlarımızı dünya insanlığına tanıtmalıdır.

Çünkü sergiyi gezen turistler, çığlıklar atarak bu sanatın kesinlikle elle değil makine ile yapılabileceğini söylemekteler.

Ne yazık ki kendi el sanatlarımız unutuldu.

Çin in ucuz işleri her yere hâkim oldu.

Akşam Sanatların, Halk Eğitimin, İSMEKin nakış bölümlerinde yıllardır berbat bir makine nakışı öğretilmekte.

En hazini de bu kurslara katılan kadınlar, marifet gibi sergi açmaktalar.

O sergilerde kendime, kültürüme, tarihime, sanatıma hakaret görüyorum, üzüntüden hasta oluyorum.

Kursiyerler, "kurdele nakışı" diye berbat bir teknik ile övünecek kadar Türk el sanatları kasıtlı olarak unutturulmakta.

Sıdıka Gürkan, çektiğimiz acılara bir tabip gibi yetişmekte.

Serginin ismi, "Osmanlıdan günümüze Nakış" idi ki bu da yaptığımız cahilliklerden biri idi.

Bir Osmanlı tahakkümüdür gidiyor.

Oysa Osmanlının ne işi var Maraşta.

Ne yazık ki kendi tarihimize ilgisizlik yanında bir de kasten Selçuklu ve Beylikler dönemini, Osmanlı karşısında silik tutma gayretkeşliği yüzünden yerli değerlerimizi yeterince tanımıyoruz.

Ki yabancı kadınlarla evlenen Osmanlının aksine Türk beyleri Anadolu kızları ile sağlam yuvalar kurduğu için o köklü ailelerin kültür ve medeniyeti bugün hâlâ yaşamaktadır.

Maraşın devasa Dulkadiroğlu Beyliği kültürü ve sanatı sergide o kadar baskındı ki.

Ama bizim o kolaycı tavrımız, her şeye Osmanlı etiketi yapıştırıp, işin içinden sıyrılma tembelliğimiz.

Toprağa sevdalı Anadolu insanının başını verdiği uçsuz bucaksız coğrafyaların hâkimi o değerli beyler.

Onların dul kalan eşleri.

O gün dalıp gittim.

Sevli Begden, Bedri Bege.

Onların acı dolu hikâyelerine.

Yağmur oğlu İbrahim.

Atlarını çatlatırcasına geçip gittikleri Maraş, Elbistan.

Tatlı canlarını esirgemeyişleri.

Sultan Berkukun uykusuz geceleri. Bir karış toprak için yumulmayan gözler.

Çökertilen yürekler.

Canı Beg, Karayülük, hiç yaşamamış gibi tepelerdeki evlerinde. "Sadaka" sultan olmuş, eski evin hikâyesinde... Ahşap kapı kanatlarında... "Kündekârî" geçmelerde...

Dul kadın neylesin "Telkâri" bileziği.

Berdi Beyin alnından vurulduğu haberi geldiğinde kızıp da çok sevdiği "Telkârî"ye.

Kolundan çıkarıp fırlatıyor sedef nakışlı dolabın fildişi geçmeli çekmecesine.

Bir ömür ne onu takıyor ne de bir başka mücevheri, mateminden.

Şahruhdan sonra bir daha güneş ışığına açılmayan pembe perdeler.

Ne kız kardeşleri, ne de annesi atıyor başına bir daha eflâtun yazmalar...

Kınalı parmaklardan hep siyah çıkıyor, karanfil oyalar...

Orada candan tatlı umutlar düşerken toprağa...

Arka odalarda acı ile gergef işleyen kızlar.

"Canı Beg" getirmiş bir çift Arap atı ve zümrüt gerdanlık.

Hatırı bilinen kadınlara iki çift güzel söz, gerdanlıktan kıymetli.

Karşı hediye, gözyaşı şişesi ve destimal...

Unutulmamanın ak mendili.

Avuçlarda saklanan, içli bir yüreğin sarılıp katlandığı küçük ipek kumaş.

Bile bile "Dulkadir" oğullarını.

"Dulkadın" oğulları olarak düşünen Fransız romantizmi.

Bunca savaşa, bunca başa, bunca cana...

Dul kalan kadınların oğulları...

Abdülkadiroğlu, geç hele şu savaşları, şu kanları, başları bedenlerinden ayrılanları...

Toprağa düştüğünde Hoşkadem Beg,

Ne etti, dizlerini döven dul karısı.

Sergiden ayrıldığımda devasa bir medeniyetten de ayrıldığımızın farkında idim.