Bir rüyaya adanan ömür

Abone Ol

Aslında yok birbirinden farkları. Ha güneydoğu köyü, ha orta Anadolu.   Hatta batının en modern köyünde bile geçerli olan aynı olgu.

Köy bir bakıma içe kapalılığın da adı.

Küçük yerleşim birimi değil sadece.

Efsanelerin, kerametlerin, ermişlerin de diyarı.

Bir karabasanın da adresi,

Herkesin gizemi büyük şehirde yitip giderken.

Kimse kimsenin gizli saklısına vakıf değilken.

Köy öyle değil,

Herkes birbiri hakkında yeterince malumat  sahibidir.

Hatta yeterinden fazlasına da vakıftır.

Bir kadının aklı çıkar, köylünün diline düştüğünde yüzyıllar geçse de unutulmayacaktır.

Sadece kadınlar değil, erkeklerin de korkulu rüyasıdır, uçkuruna gevşek diye adı çıktığında cenazesini yıkayacakların bile iki şaplak atıp, "sen de amma cevizler kırdın" diye gülüşeceklerini.

Bu yüzden ellisinde bile namusuna atılan çamurun hakkını aramak için mahkemeye koşuyor, Muhsine Bacı.

Savcı bey, "Gel davanı geri çek, Bak o da köyün sakini, çocukluk arkadaşın yüz yüze bakmaktasınız" diyor.

Sakinleşmiyor.

Ancak araya giren mübarek yaşlı bir kadının sözünü dinliyor.

Mübarek, yüreğindeki kinin pasını tatlı dili, su serinliğindeki bakışları ile öyle bir yıkıyor ki.

Diyor ki, çok önemli bir sır verecek gibi kulağına eğilip, "Sen neyleyeceksin dünyanın davasını; o bütün ahiretini kaybetti, gayrı işlediği bütün sevap hayır hasenat sana yazılacak, denizlerin suyu bile yaptığı iftiranın kötü izini silemeyecek. O yandı kızım, bir mum yakıp derdine baksın."

Bunu duyunca geri çekmiş davasını ama yüreğindeki kor sönmemiş.

Mübarek yaşlı zaten genç kızlığından beri yol göstericisi, ne dediyse çıkmış.

Anneleri bir gün rüya görmüş ,üç kızı da kuş olup uçmuş, birinin üzerinde pembe elbise varmış, birinin mavi, Muhsine Bacı da bir prenses gibi mor menekşe elbisesi içinde gökyüzüne doğru bir kuş olup süzülmüş. Anne uyanıp bu rüyadan etkilenip  atlamış köyün dolmuşuna, tozlu dağ yollarından geçip, varmış, mübarek yaşlı kadının köyüne. Otuz yıl önce de yaşlı ve keramet sahibi imiş, rüya tabiri üzerine üstad bilinirmiş. Soluklanma, buzlu karadut şurubundan sonra, rüya faslına geçilmiş.

Mübareğe, rüya aktarıldığında sanki cevabını yüzyıllar öncesinden biliyormuşçasına başını sallamış.

Pembe elbiseli kızın akşama sabaha nişanlanıp yuvasına uçacak yirmisini doldurmadan demiş. Kız annesi rahat bir nefes almış.

Mavi elbise giymiş kızın otuzunda yuvadan uçacak demiş.

Anne yutkunmuş, "O yaşa değin köyün diline düşer garibim, evde kaldı" diye düşünüp hüzünlenmiş.

Fakat mor elbise giymiş güzeller güzeli Muhsine sini merak ediyormuş asıl. Yaşlı kadından ses çıkmamış.

Deyiversen diye Ege lehçesi ile çok ısrar etmiş.

Ama yaşlı kadın, "Yok, bu kısmı bende kalsın" demiş.

Aklı çıkmış annenin yoksa mor elbiseli kızını kayıp mı edecektir.

Aklına gelen soru bakmış ki anneyi çok üzmektedir, hadi bu ölüm acısı yanında bir anne için daha az acıdır deyip onun da ifşaatında bulunmuş;

Mor elbiseli kızın ellisinden sonra  yuvadan uçacak demiş. Anne köyüne dönmüş, yirmili, otuzlu yaşında kızlarını yuvadan uçurmuş, Muhsine Bacı yeğenlerini büyütmüş, annenin de kızının da boynu bükük kalmış.

Ancak kırkından sonra anne kızına müjdeyi vermiş;

"Kızım o rüyanın yorumunu ben yıllardır senden sakladım, hep doğru çıkmasın diye dua ettim ama artık anladım ki elline az kaldı, senin de yuvadan uçma vakti  neredeyse yakındır."

Sevinmiş Muhsine Bacı bu muştu ile.

Bugünlerde nasıl heyecanlı, köye her giren arabadan haber beklemekte.

Çünkü ellisinin sınır taşını geçmiş. Kaderine teslim olmuş. Masallardan çıkıp gelecek beyaz atlı prensini beklemekte.

Onu bir Ege köyünde tanıdım. Yanakları al al bu köy efsanesini anlattı, anneciği de o kadar inanmış ki rüyaya sanki kızı üç güne varmaz yuvadan uçacakmış gibi bir heyecan, bir sevinç

Bir rüyaya adanmış ömre baktım da.

Ne kadar huzurlu, sakin, sayılı çok uzun günlerin geçmesini beklemekte idi öyle.