Bir Osmanlı dergisinde yer alan hikâye

Abone Ol

bugünlerde biraz Osmanlı Türkçesini okumaya çalışıyorum.

Yani kendi Türkçemizi, kendi harflerimizi, asırlar öncesinin dilimizi...

Malum 1928’de bir gece de “Harf İnkılâbı” denilen garabeti uygulama ile bizi cahil bırakıp kültürümüzden, medeniyetimizden uzaklaştırmışlar.

Dünyanın hiçbir yerinde görülmedik bir “cinnet” cinayet işlemişler…

Alman, yedi yüz sene önceki şairini, yazarlarını okuyor, okuyabiliyor. Biz, 80-90 sene önceki eserleri ne okuyabiliyoruz, ne de anlayabiliyoruz.

Bir millete bundan büyük zulüm olur mu

Mete Tunçay, haklı olarak, “bu milletin içini acıtan en büyük inkılâp, harf inkılâbı” derken alabildiğine haklı.

Sadede gelirsek.

Eskimez harflerle birbirimize bakıyoruz.

İşte bu demde Osmanlıca matbaa harfleriyle 130 sene önce basılmış “Çocuklara Kıraat” başlıklı dergiyi okurken bir hikâye dikkatimi çekiyor, insan hırslarının 130 sene önce de günümüzle benzerliği olduğunu görüyorum. Basit gibi görünse de hakikati vurgulayan anlamlı bir hikâye.

Bir ayakkabı tamircisi, günde bir iki ayakkabı yamayıp ekmek parasını kazandıktan sonra türküler çağırarak pek sefa ile vaktini geçirirmiş.

Bunun gayetle zengin bir komşusu varmış; ancak zengin olmasıyla beraber daima elem ve keder üzere bulunup gece gündüz rahatsız bir halde yaşarmış. Bununla beraber komşusu ayakkabı tamircisinin her gün türküler çağırıp elemsiz ve kedersiz bir halde yaşadığına şaşarmış.

Bunun üzerine bir gün eskiciyi çağırtıp:

“Ey komşu bir yılda ne kazanabilirsin” diye sormuş.

Eskici cevap olarak: “Bir yılda, bir ayda, bir haftada ne kazandığımı hesap etmek için zihnimi yoramam. Ben yalnız şunu bilirim ki ekmek parasını doğrulttuğum gün Cenab-ı Hakk’a hamd edip yarını düşünmeyerek evime gelir çoluk çocuğumla mutlu bir şekilde yaşarım” demiş.

Zengin, tamircinin bu sözlerinden hoşlanıp “al şu paraları ye iç daha ziyade türkü çağır” diyerek eskiciye 1.000 kuruş vermiş.

Eskici ömründe bu kadar parayı bir arada görmediğinden bir hazineye sahip oldum sanarak ve şu hazineyi daha ziyade çoğaltayım fikrine saparak parayı götürüp bir yere gömmüş.

Bundan sonra artık fikri paraları çoğaltmakta olarak gece uykusunu gündüz türküsünü terk eylemiş.

İşte bir hayli zaman bu hal ile vakit geçirdikten sonra endişesinin günden güne artmasına, rahatsızlığının ardı kesilmemesine tahammül edemediğinden bir gün gömdüğü yerden paraları çıkararak doğruca komşusu zenginin yanına varıp:-

“Al şu verdiğin 1.000 kuruşu; ver benim uykumu türkümü” diyerek paraları zenginin önüne bırakmış.

Zenginin,“ne oldu komşu” sualine tamirci:

“Ne olacak. Meğer paraları bana düşmanlık için vermişsin. Zira 1.000 kuruş aldığım günden beridir, evvelki neşem, sevincim, mutluluğum gidip şu parayı nasıl eder de daha ziyade ederim diye rahatım huzurum tükenip az kaldı öbür dünyaya yorgun gidecektim. Bana lüzumu yok. Ben yine evvelki gibi ekmek paramı kazanarak zevkime sefama bakıp çoluk çocuğumla mutlu yaşayayım” deyip oradan savuşmuş.

İşte şu hikâyecik, çok mal gönül rahatını giderir olduğunu beyan eylemiş oldu. Öyle ya. İnsan mal çoğaltmasına hırs eyledikçe rahat yüzü göremez olur. Bu sebeple kalbi dar, fikri perişan yaşayarak ömrünü geçirir de haberi olmaz.

Dünyaya bıraktığı paraları onun ardından zevk ve sefa ile yerler de kendisine rahmet bile okumazlar”.

İnsanoğlu değil 130 sene önce, binlerce yıl önce de aynı idi; mayası dünya hırsı ile yoğrulduğundan kendi eli ile kendi huzurunu kaçırabilmekte.