'Bir olma’ donanımına sahip miyiz?

Abone Ol

Bismillâhirrahmânirrahîm;

     “BİRLİK”; “birleşmek” sözcüklerini çok duyarız. Güzel kelimelerdir bunlar! Yazarlar, araştırmacılar “bir olma” ihtiyacını anlatarak kamuoyu oluşturabilirler. Asıl önemli olan bu işin uygulama şeklidir. “Bir olma isteği” tek başına yetmiyor. Bilgi, tecrübe, donanım gerektiriyor. Allah’ın “öncü”lük için gönderdiği peygamberlerinde bunun güzel örnekleri vardır.

      Rabbimiz, Allah Rasülü’nün (S.A.V.) ümmetine karşı duyarlılığını şöyle haber verir: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe, 128) O Peygamber, sahabesinin dertleriyle yakından ilgilenir, çözümler sunardı.

       Hz. Ebubekir, Hz. Hatice, Hz. Osman zengin sahabelerdi. Hz. Hatice de zenginliğini Allah Rasülü’nün (S.A.V.) emrine verdi. Hiçbiri bulundukları toplumun hayat standardının üstünde bir yaşantıya girmedi. Fakirleri gözettiler; vermeyi sevdiler; sade yaşadılar; mütevazi oldular. Putlara tapanların, İslâm’a yakınlaşmasının sebebi buydu. Onları kendilerinden farklı görmediler.

       Allah Rasülü (S.A.V.) bir gün gözleri ufukta şöyle buyurdu: “Kardeşlerime ne zaman kavuşacağım? Onları çok özledim!” Sahabe: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” dediklerinde devam etti: “Siz benim ashabımsınız. Benim asıl kardeşlerim, beni görmedikleri halde bana iman edenlerdir.” (Râmuz-ul Ehâdis)

       Burada, sahabe olmanın önemi vurgulanır. Allah Rasülü’nden sonra gelip O’nu (S.A.V.) görmedikleri halde, O’na inanan müminlerle Rasül (S.A.V.) arasındaki “inanç birlikteliği”ne dikkat çekilir.

OSMANLI’NIN YÜKSELİŞİ

      DAVETÇİ, lider, muallim ile muhatapları arasındaki sevgi, samimiyet, fedakârlık, amaç birliği hedefe ulaşmakta belirleyicidir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra, Anadolu’da şehir devletleri şeklinde “beylikler” oluştu. Aydınoğulları, Karesi, Germiyan, Karamanoğulları beylikleri gibi. Beylikler kendi içlerinde sürtüşme ve kavga içinde idiler.

        Osmanlı Beyliği, beyliklerin en küçüğüydü. 400 çadırlık bir aşiret! Hedefine Bizans’ı koydu. Diğer beyliklerle iyi ilişkiler kurdu. Bizans o dönemin süper gücüydü. Zulüm ve ahlâksızlıkla anılıyordu. Osmanlı, Bizans tehlikesine son vermeyi amaçladı. İçinde Şeyh Edebâli, Ertuğrul Gazi, Hayme Ana gibi bilgeler; Osman Bey, Orhan Gazi gibi dirayetli hükümdarlar vardı.

       Osmanlı İslâm’ı doğruluk ve samimiyetle temsil etti. Adaleti, hakkı ayakta tuttu. Bütün Müslümanlara gönlünü sonuna kadar açtı. Gayrimüslimlere de örnek oldu. Adil uygulamalar herkesin hoşuna gitti. Beylikler birer birer Osmanlı’ya katıldı. Anadolu’da “birlik” sağlandı. Osmanlı’nın kuruluşundan 1.5 asır sonra İstanbul fethedildi. Zalim Bizans yıkıldı. Adalet, mülkü ayakta tuttu. Samimiyet; Osmanlı ve diğer beylikler arasında “benzeşme” oluşturdu.

      Bizans; Osmanlı ve diğer beylikler için büyük tehditti. İktidar hırsı içinde olanlar bunu görmüyordu. Osmanlı, öncülerinin de engin ferasetiyle bu gerçeği gördü. Diğer beyliklere karşı şefkat kanatlarını açtı. Islah edici oldu. Gönlünde bütün Müslümanlara yer verdi. Gönüllere girdi. Allah da onlara yardım etti. Cihan devleti oldular. Dünya gidişatını etkilediler.

BENLİKTEN GEÇEBİLMEK

      İNSANIZ! Bir yol tutturmuş gidiyoruz. Bu yol bizi Allah’a götürüyorsa güzeldir! İnsan çok kere yolunun doğruluğu konusunda “duygusal samimiyet”e sahip oluyor da; hedefe ulaşmakta gerekli olan bilgi donanımına sahip olmakta aynı “samimiyet”i gösteremiyor. Mecelle kuralıdır: “Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.” Yolun gerektirdiği bilgi ve donanımımız yoksa hedefe ulaşamayız.

       İslâm yolunun yolcuları Allah ve Resulünü ölçü alırlar. Bencillikten kurtulur; Allah’ın koyduğu sınırları korurlar. Tasavvufta güzel bir söyleyiş var: “Sen çıkarsan aradan / Kalır seni Yaradan!” İnsan adeta kendini “yok” (mahviyet) bilmelidir. Şairin deyimiyle: “Yüz’de ısrar etme, ‘doksan’ da olur, / İnsan dediğinde ‘noksan’ da olur, / ‘Bir ben varım’, deme; elde neler var / Sen olmasan da, ‘yoksan’ da olur.”

       Önümüzde Erbakan Hoca’nın başlattığı Millî Görüş hareketi örneği var. O da, dünyayı ifsada boğan Siyonizm’i yıkmayı hedefine koydu. Gönlünü bütün Müslümanlara açtı. Hiçbirini dışlamadı. Hepsinin iyiliği için çalıştı. İçinde dünya hırsı olanları gördü; kendi işine baktı. Görevlerinin hakkını vermeyi önceledi. Seven sevilirdi. Müslümanlar da gönlünü ona açtılar. Bu “benzeşme” sonucu, aynı dava uğruna koşturan milyonlar yetişti. Erbakan’ın yolunu izlediler.

        İnsanlık, Erbakan Hoca’nın öncülük yaptığı Millî Görüş davasını çok iyi tanımalıdır. O, bedeli ödenmiş bir davadır. Adalet ve barış dünyasının kurulmasını amaçlar. Şefkat ve merhamet temeline oturduğu için, insanlık önüne gelen bu fırsatı iyi değerlendirmelidir.