Okur kitap seçmez, önüne geleni okur.
“Obur” vezninden gelmesi itibariyle kitap olsun yeter ki; iyi kötü dinlemez, indirir belleğine.
Onun belleği bu yüzden bellenmiş bir bellektir.
Başka okurların iz sürdüğü satırlarda o çift sürer.
Nasıl etobur ve otobur türü oburluk biçimleri varsa “tekokur”, “hepokur”, “çokokur” gibi okur türleri de vardır.
Bir de “okuyucu” diye bir şey var ki, o kıyıcıdır. Yani kitapların çoğuna kıyar, azını okur. Zira titiz ve seçmecidir.
Ne fark eder demeyin, okurla okuyucu kitapla ilişkisi bakımından iki ayrı yönelimi ifade eder.
“Okur” yazarın dönüp dolaşıp laf sokuşturduğu kişidir.
Okuyucu ise yazarın güdümüne girmeden objektif fikri takip yapabilen kişidir.
Eskinin müellifi okur yerine “kâri” derler, “Ey kâri!” diye ünlerdi.
“Bana sor ey kâri’ sana ben söyleyeyim/ Ne hüviyette şu karşımda duran eş’arım.” (Mehmet Akif) Müşahedat romanında Ahmet Mithat Efendi okur ile oldukça samimi ve senli benlidir: “Ey, taze fasulyenin okkasını yirmi beş paraya almak isteyen kari.” (s. 61)
Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında olduğu gibi kimi zaman da okuyucu yazara seslenip onu uyarmayı ihmal etmez: “Muharrir Efendi! Şu kızın ağleb-i ahvalini hikâye eylediniz ama hüsnüne dair bir şey söylemediniz.”
Tevfik Fikret de “kârilerime” başlıklı şiirinde vefa duygusunu yansıtmaktan çekinmez: “Size, ey bilmediğim, görmediğim kâri’ler, /Size ithâf ile neşreyliyorum bunları ben, /Size ithâf ile; zira, ne için ketmedeyim,/O sizin görmediğim, bilmediğim gözleriniz/Safha-i şi›rime ibzâl-i nigâh eylerken”
Oğuz Atay gibi yazarların tercihi ise “okuyucu”dan yanadır: “Ben buradayım, sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” (Oğuz Atay-Korkuyu Beklerken-s. 196)
Aziz okuyucularım, yazdığım yazılarda beni yalnız bırakmadığınız için size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Okunmamış bir yazının ne anlamı olabilir ki? Bizi okunur kılan sizlersiniz. Okumak bir bakıma duyurmaktır, okuyucu duyuran kişidir. Siz okuyucularımız olmasa bizi kim okur, kim dinler, kim duyar ve kim duyurur ki? Cümlenize selam olsun!
HERKES YALNIZ
“Önceden çoklu yalnızlık yaşıyorduk, şimdi tekli yalnızlık yaşıyoruz” dedi deneme yazarı dostum. Başını öne eğip bir müddet sessiz kalınca sordum:
Siz kimsiniz ve yalnızlık yaşadığını söylediğin kişiler kim?
Denemeci dostum anlamlı anlamlı gülümseyerek:
Senden benden başka biz var mı azizim? Elbette edebiyat ortamlarını kastediyorum!
Art arda şair yazar isimlerini saydı denemeci dostum. Her birinin nasıl yalnız olduğunu, aidiyet ve mensubiyet duygularını nasıl kaybettiklerini anlatırken sormadan edemedim:
Ya hu zaten edebiyatçı insan yalnızlıkla beslenmez mi?
“Bu yalnızlık içerik boşalması kaynaklı bir tek başınalıktır azizim” diye cevap verdi denemeci dost. Ve devam etti: “Bugün edebiyatçılarda şahsiyete dair muhteviyat sorunu büyük bir mesele olarak kendini göstermektedir. Kurulan cümlenin içeriğinden bahsetmiyorum, cümleyi kuran kişinin dünyasına ait içeriksizlikten bahsediyorum. Eskiden aynı içerikte kişilikler bir araya gelip bir bahçeye açılıyorlardı, şimdilerde ise kendine ait akacak bir mecra bulamamaktadırlar. Çünkü kendine ait ne varsa geldiği yerde bırakmışlardır.”
Ne dersiniz, edebiyatın meselelerine bir de bu taraftan baksak fena mı olur?