İnsanlık tarihi bir yönüyle yönetim mücadelesinin tarihidir. Kim, hangi yöntemlerle ve hangi hedeflerle toplumu yönetecek sorusu ilk dönemlerden itibaren insanlığın yanıtını aradığı önemli bir sorudur.
Tarih boyunca peygamberler, hak temelli yönetim anlayışı ile örneklikler sunmuştur, firavun zihniyetliler zulüm düzenini ihdas etmeye çalışmıştır, filozoflar-düşünürler yönetim üzerine kafa yormuştur, ideolojiler birey-toplum-devlet ekseninde kendilerince birtakım çerçeveler çizmiştir.
Bugün dahi bazıları tek bir merkezden dünyayı sömürme planları ile uğraşırken bazıları da mevcut dünya düzeninin ortadan kaldırıldığı ve yerine adil temeller üzerine kurulu yeni bir düzenin ihdas edildiği bir ortam arayışındadır.
Bu yönetim mücadelesi ve arayışı her zaman olmuştur, olmaya da devam edecektir.
Aslına bakılırsa bu mücadele safhasında kitlelerin çoğu zaman bu arayışın dışında olduğu görülmektedir. İnsanların önemli bir kısmı bedel ödemeyi gerektiren bu arayışın faturasıyla karşı karşıya kalmak istememektedir.
Bugün konu ile ilgili eleştirel bir okuma ile insanların dünyevileşmesi üzerinden tespitler yapılıyor olsa da, hakikat, insanlık tarihi boyunca çoğunluğun bedel ödemekten uzak durduğuna işaret etmektedir.
Ahzab Sûresi’nde ayet-i kerimede yer alan “Mü’minlerden öyle erler vardır ki…” nitelemesi Allah’a verdiği söze sadık kalanların “er” olarak tanımlandığını haber vermektedir. Er’lik makamı bedel ödeme makamıdır. Bu yüzden “er”ler ayrı bir kavram ile kitleden ayrıştırılmaktadır. İnsanların çoğu bedel ödemeye yanaşmamaktadır. Bununla birlikte bir kurtarıcı (Mehdi) beklemekten, “neredesin ey Selahaddin” demekten de kendini alamamaktadır.
O halde söylemek gerekir ki, zaferin/başarının çoğunluk olma ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Önemli olan, nirengi noktasına doğru ölçütün konulmasıdır.
O doğru ölçüt ise insanların her birisine yüklenen sorumluluğunun fark edilmesi ile ilgilidir. Fert fert tüm insanlara dünyaya geliş sebebinin, kendisinin “yeryüzünü imar ve ıslah” vazifesiyle sorumlu tutulduğunun öğretilmesidir.
Adil bir toplumun kendiliğinden gelmeyeceğinin, bunun için toplum üyelerinin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeleri gerektiğinin yeniden ve yeniden hatırlatılması gerekmektedir.
Şairin “…sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip çıkarsan batmayacaktır!” dediği gibi, toplumu oluşturan bireylerin beklentilerinin hayat bulacağı bir toplumu inşa etmek gibi bir yükümlülüğü bulunmaktadır.
Bu yükümlülük, nimet-külfet dengesi ile ilgili bir durumdur. Adil yönetime kavuşmak ya da adil yöneticilere sahip olmak en azından bunun arayışında olmak ile mümkündür. Bugünkü yazıda bu konuya değinmemin sebebi güncel bir tespiti ele almak içindir. Son dönemlerde insanlığın içinde bulunduğu maddi ve manevi buhran halinden, bunun karşısında köz bekçisi konumundaki hareketlerin yetersizliğinden sıklıkla bahsedilmektedir.
Burada da sorunun temeline hareket mensuplarının vazifelerini yapmayışı yerleştirilmektedir. Ancak kanaatimizce bu, eksik okumaya neden olmaktadır. Bireylerin aksamaya neden olan davranışlarının çok ötesinde yapısal problemler ve sistemden kaynaklı arızalar öncelikli olarak ele alınmalıdır.
Bir yapının sağlıklı bir sisteme sahip olması için sağlam ve birbirleriyle uyumlu parçalardan oluşması zorunluluğu bulunmaktadır. Parçalarda bozulma olursa yalnızca ahenk bozulmayacak, aynı zamanda sistem de başkalaşmaya başlayacaktır.
Parçaların ve bütünün bir ahenk içinde çalışması için yapısal önlemlerin alınması bu bakımdan hayati öneme sahiptir.
Son dönemlerde köz bekçisi konumundaki hareketler bu yapısal problemler karşısında gereken adımları atma konusunda isteksiz ya da plansız olduklarından tıkanma sorunu ile karşı karşıya kalmaktadır.
Kurumsallaşma sürecine atıf yapan bu adımların yokluğu yalnızca hareketin kurumlarının işlevsiz hale gelmesine neden olmamakta, aynı zamanda hem aidiyet bilincini zayıflatmakta hem de fikri birlikteliğe zarar vermektedir.
Hareket mensupları bakış açılarını kaybettiklerinden, hangi bakış açısının etkisinde ise ona göre bir tutumu doğru kabul etmeye başlamaktadır.
Bu ise yalnızca mensupların başkalaşmasına değil, parçadan bütüne topyekûn sistemin başkalaşmasına sebebiyet vermektedir. İtidal yolunu tercih eden hareketlerin bünyesinde son dönemlerde reformist ya da radikal akımların belirmesi bununla bağlantılıdır. Daha net bir ifade ile, Erbakan Hocamızın “hedefe yönelik bir milimlik açı hesaplama hatası” olarak bahsettiği durum yaşanmaktadır.
Bu açı farkı, insanlığa kurtuluş reçetesini sunma potansiyeline sahip tüm hareketler için çözülmesi gereken bir sorundur.
Haftaya açı farkının nelere mal olduğunu yazarak devam edelim.