Bir mesel ve bir masal

Abone Ol

Bir mesel ile başlayalım söze.

Bir kral; Roma yahut Yunan krallarından birinden bahsediyoruz. Milliyeti gibi adı da arşivimizde, hafızamızda yok. Meselimizde kral diye geçecek şahsı.

Şu özellikleri bilinenleridir: Her işinde daima muvaffak olmuş, talih ona her zaman yardım etmiş.

Meselimizi anlatmamızın bu noktasında bazılarının şu vezindeki iddialarını pişmiş aşa soğuk su katmak sayarız. Pişmiş aşın yahut pastanın hacmi büyütülmek isteniyorsa katılacak suyu ve yan tutacak medyacıları da ısıtmak gereki(yo)r.

Ne olabilir o itirazlar “Her işinde daima muvaffak olmuş” derken, muvaffak olduğu Kabul edildiğinden mi muvaffak olmuş sayılmış “Ona her zaman yardım etmiş” olanın adına neden hep “talih” denmiş

Biz biliyoruz ki bazılarınız dediğimiz bu itirazcılar, bu gazetenin ve bu sayfanın karilerinin (okuyucularının demek istiyoruz.) en hiza vericileridir. Lakin biz, çok çok eski bir kralın meselini anlatıyoruz diyelim ve meselimize devam edelim. Krallık mı var günümüzde..

Her işinde muvaffak olmuş, talihi ona her zaman yar olmuş o kral, bir gün veziriyle beraber bir kayığa binmişler.

Eskiden bu şehirde Haliç’in iki yakasını birleştiren ve Haydarpaşa – Kadıköy arasında çalışan kayıklar vardı. Kavgaları meşhurdu onların. Çok “kayıkcı kavgası”na şahit olmuştur bu şehrin insanları. Fakat hiç birinde o kayıkçı kavgalarının, “Ben buldum, hayır ben buldum” inatlaşmalarını hatırlamazlar. Çünkü onlar hiçbir şey bulunmayacak devrin kayıkçılarıydılar.

O kral ve veziri bir kayığa binmişler. Meselimizin kaldığı yer burası idi. Bir nehri mi karşıdan karşıya geçecekler, ya da bir boğazı mı Derinliği olan bir denizin öte yakası da olabilir. Mademki o kralın talihi yar, içinde balıklar da var, denilen suyu geçeceklerini söyleyelim meselimizde.

Kayıkcı kaderinin küreklerini çekedursun, yükte hafif olsalardı keşke, şeklindedir gönlündeki niyaz. Vezirinin dediklerini duymaya ayarlı kralın kulakları, gönül seslerini hiç duymaz. Parmağındaki koca yakut taşlı yüzük kayıp suya düştüğünde ve sonraları ancak ayıktım dediğinde duyduğu ise bir “şıp” sesi idi.

O kral veziriyle bir kayığa binmiş iken ve kayık derin sularda yol alıyorken, parmağındaki koca yakut taşlı yüzük kayıp suya düşüvermiştir. Lakin meselimizin en heyecanlı yeri burası değildir. Kralın, paha biçilemeyen yüzüğünü kaybettiği için duyduğu derin teesürden de heyecan düşmez bize. Biz meselimizin nasıl geliştiğine bakalım.

Kral üzgün döner sarayına. Eli hafiflemiştir, elini hafif hissetmektedir. Halbuki bir kralın eli ağır olmalıdır.

Boşuna mı talihi yar dendi meselimizdeki krala Daha o varır varmaz sarayına, arkasından koşa koşa yetişmişler şehrin balıkçılarından bazıları. Demişlerki:

- Şimdi tuttuğumuz balıklardan birinin karnından kralımızın yüzüğü çıktı! Onu getirdik!

Meselin heyecanlı yeri işte burasıdır. Aynıyla gerçek bu mesel, masal değil.

Hem ne demiş mesel anlatan atalarımız; olmaz olmaz deme, olmaz olmaz..

Koca yakut taşlı yüzüğü bulunan kral sevinmiş. Kral sevinince, vezirine de sevinmek düşer, Lakin iş öyle değil.

Vezire endişelenmek düşmüştür. Meselin içinde ikinci plandadır ama, bize kadar gelen şu dedikleriyle yerini ve pozisyonunu güçlendirmiştir.

- Efendimiz demiş krala, bu, ikbalin son zirvesidir. Artık talihten bundan fazlası beklenemez!

Meselimiz burada bitti.

Fakat bizim sözümüz bitmedi. Haydi Allah rast getire, diyelim kendimize.

- Gitsinler, gitsinler diye ağlayan şahıs, sen sus dedi şehrin şehreminine. İkbalinin son zirvesi burası değildir. O zirvelerde dolaşmak istiyorsan gelecekte, şimdi susmayı öğrenmelisin. Arkanda bu talih varken, hep fazlası olacak. Projeye göre konuşurum ben.

O sustu, kimse de konuşmadı. Gelmek ve gitmek kurallarla belirlenmişse, sen kimsin, sana ne demediler. Çünkü bu nokta, bir ayıkma noktası sayılmıyordu.

Tarihlerin talihlerle karıştırıldığı günlerde bir şiir okudu, hayatı değişti, gayri muhtar bile olamaz, sevincine dalanlar ise arefelerinde kaldılar, bayramlarını görmediler.

İkbalin zirveleri münhaldi zira. Arkasında da o talih varken hem de.. Zirveler boşaltıldı. İstifa ettirtildi icabında. Yeterki memleket kurtulsun.

Kurtarılmak istenen sadece bir memleket mi idi Hem eli değmişken, Suriye, Mısır, Libya, Tunus, Fas.. Hatta işsizlikten bunalan Amerikan neocanları… Sıfır sorunmuş.. Bize yakışır mı sıfırcılık Hasan Ali Yücel kendini sıfırla tanımladı da ne oldu

Ya Esed birgün İsrail topraklarına doğru top ateşi açarsa. İttifakcısı şahıs bir kere ağlamıştı Saddam günlerinde. Şimdi bir daha ağlatmayalım. Esed kendine dönmezse, topları kendine dönsün ve dövsün şehirlerini..

Pisi pisine emekli olmak var şimdi diyen sisi’nin aklına taş düşürmek, Mısır’da baş düşürmek, gözlere yaş düşürmek,  projelerin eşbaşkanına düşerken, zirvelerde dialog sağlayandan kimin haberi var. Arkasında talihi var.

Toplumun gazını aldık, dediğini duydu da, sormadı uçak yolcusu sıfatlı medyacıları. Toplumun gazına mı layıktınız, muhtaçtınız Başka alacak bir şey bulamamaları, ne istedilerse hep veren olduklarından mıdır Bu da öylesine bir sorudur işte.

Halbuki ‘Gezi’vermişti toplum; ağaç altlarında olanlar zirveden görünmezmiş demekki.

Ama bir gören varmış, hem de suyun öte yakasından görmüş bir şahıs. Belki de okuduğu projelerdeki maddeleri hatırlıyordu.

Ülkenin balıkçıları boyuna yüzük taşıyıp dursunlar, karnı yüzüklü balık cinsinden kimin haberi var. Acaba dedi kendi kendine bilezik mi taksaydım ellerime. Hem sanat altın bileziktir derler, hem de suya düşürmem her kayığa bindiğimde.

Nasıl duymuşsa duymuş, böceklerden mi duymuş, projeleri okuyan.. Böceklerin dilinden anlayan böcekcibaşı olmaz mı

Koşmuş, getirmişler. Al sana bilezik demişler. Projeye uygun hem, iki bileğe birden takılıyor..

Zirvede oksijen az olur derler. Oksijen azsa, ayıkmak gecikir. Dillerde eski sayıklamalar: Hasretinden olimpiyatlar eskittim. Ne istediniz de vermedim.

Endişeli vezir yetişmiş, fidan gibi boyunu eğmiş ve demişki: Ama efendim, bu bilezikte bir de kilit var.

Bu ayıktım noktasını, ayıktırıldım noktası diye okumak, doğru okumaktır. Projeye dahil midir, proje mi öyle çevrildi, gün gelir öğreniriz. Balıkçılar kuyruktalar zira.

- BİZİM KEMAL BU HAFTA NE KONUŞACAK DERSİN HIDIR KARDEŞ

- SİNEMA KONUŞABİLİR. KASET PİYASASINA AŞİNALIĞI DA VAR ZİRA.

Futbolcu Veli’yse, hakemin adı yok

Bir kupa maçında Beşiktaş’ın Veli Kavlak’ının hakeme itirazı konuşuluyor, yazılıyor bir haftadır bu ülkede.

Futbolcuların hakemlere her zaman itirazı vardır. Veli’ninki neden bir hafta konuşuluyor Dünya kupasında maç yönetmiş hakemimizin üstüne “at onu, at onu” diyerek yürüyenlere karşı, iki elini yüzüne siper edip, “ne olur, yüzüme vurmayın” ricasında bulunmasını bir kere bile konuşmamışken hiç kimse.

Hem futbolcu dediğin itiraz etse ne olur Hakemler, düşme özürlü futbolcuları rakip ceza sahalarında her gördüklerinde penaltıyı hazır etmiyorlar mı Kaleciler “Burak yahu” diye ağlasalar hakeme doğru, burakırlar mı

Veli’nin itirazı başka. Bilinen itiraz standartlarına uymuyor. Dediklerinde, döndüm bir de ben baktım Veli’ye.

Gitmiş demişki, rakibine kırmızı kart gösteren maçın hakemine:

“Hayır, o birşey yapmadı ”

Mesele buysa, başta TRT Spor’un herşeyi en iyi bilen yorumcuları olmak üzere, tüm Kadıköy’süz şehrin futbol yazarları onu ikaz etmeliydiler.

- Sana ne O ana kadar birşey yapmamış olması, ondan sonra da yapmayacağına garanti olabilir mi

- Sen hakeme hakemlik mi öğreteceksin, rakibine hamilik mi yapacaksın Bir İstanbul’a gelmeylen, gurbetçi olunmaz Veli bey. Garip gibi görüyorsan eğer konuk takım oyuncularını..

- Seni esirgemek ve korumak görevini şanla yaparken bir hakem, kart gösterme hayalini gerçekleştirmesine engel olma hakkını kimden ve nerden alıyorsun Eski köye yeni adet getirme Veli. İcad çıkarma.. Ya dizi seyret, ya hakemin dizi dibinden ayrılma..

Bunları ve söylenecek bunun gibi bir kamyon dolusu lafı, neden hiç kimse gündeme getirmiyor bu ülkede. Varsa, yoksa Veli’yi Veli yapıyor herkes. Ya vali olsaydı adı. Ki benim adı Vali olan bir arkadaşım vardı.

Hangi vilayete gönderecektiniz Futbolcudan mülki amir olur, yolu mu açacaktınız

Hadisenin bir de kulüp boyutu var. Veli’nin hakeme söz konusu ricası üstünden diyorlarki: Beşiktaş kulübü’ne Fair play ödülü verilsin.

Ne demek şimdi bu teklif Kimine Fair play ödülü yetsin; ötekiler kupaları alsın. Olmaz öyle şey.

Bundan sonra ne olur Hiç kimsenin Veli’yi örnek almasına izin vermez hakemlerimiz. Kendilerine, lütfen sarı kart gösterme, kırmızı kart gösterme diye gelen futbolculara, sen işine bak, diyeceklerdir. Biz bu kartları evde çocuklarımıza göstermek için mi aldık Bir lige bir Veli yeter!

Doğrusu çok haklı olur hakemlerimiz. Düşünebiliyor musunuz Emenike’nin halini benzer Veli itirazı o zaman yapılsa idi. Hakemin görmekten sorumlu olmadığı o faulü yapan futbolcu gelse ve ayağı kırılmadı ama yaptığım galiba yanlış bir hareketti dese, hakem de verdiği ceza ile Emenike’yi ödüllendirmiş olsaydı, Emenike bugün her maça, ayağımı kırmak isteyenler var, korkusuyla çıkar mıydı Ama bugün hakemler de var diyemiyoruz. Görmedim. Sen git, velin gelsin!

Her maça bir Veli bulmak zordur.

Aynalar ve mumlar

İstanbul’da son düzenlenen “Sahaflar Çarşısı” fuarından aldığım kitap 1956 yılında forma usulü basılmış bir kitaptı. Şemseddin Yeşil’in “Amerikalıların suallerine cevaplar” adını taşıyan bu kitabı, diğer aldıklarımla gösterdiğim arkadaşım Mahmut Toptaş Hoca’nın formaların hiç açılmadığını anladığında ettiği hayret cümlesi kulaklarımdadır.

“Bu nasıl bir kitap kaderidir!”

Bir insan ömrüne bedel bir zaman aralığında şurda, burda, depolarda, sahaf raflarında okuyucusunu beklemesi ne demek Hangi müellifin aklına gelir bu ihtimal

Osmanlıca üstünden, felsefe yapmak tartışmalarına geçtiğimiz şu günlerde, o yılların (1956) yaşayan bir münevverinin, ecnebilere verdiği dersi hangi kelimeleri kullanarak anlattığıni bilmenizi istedim.

Bugün bizim anlamadığımız, anlamakta zorlandığımız bu üslubu, ecnebiler de anlamamıştı, sanmayınız. Çünkü onlar türkçemizi burda yazan kelimelerle öğrenmişlerdi mutlaka.

O Günler Yaşanmıştı Köşesi

Yeni yıl gelir gidenler nedir

 

Yukarıdaki kupürü 1935 yılının Aralık ayında yayımlanan bir dergiden aldık. Amerikalıların bizim neyimizi merak ettiklerinin önemi kadar, bizimkilerin cevabı da dikkate değer. Sorulardan ve cevaplardan nerelerden nereye geldiğimizi öğrenirken, nelerimizi kaybettiğimizi de anlayabiliriz.

Birinci sorunun cevabından, Avrupa’dan eğlendirmeye yönelik sanatçı gelmesinin yasaklandığını ve iki adet olan barlarda Balat’tan, Tarlabaşı’ndan toplanmış yahudi ve rum kızlarının çalıştığını öğreniyoruz.

Lokantaların yemeklerini hangi doktorlar kontrol eder, sorusunun cevabı ise, hiç olmamıştır. Şöhret peşindeki ve arkası kameralı belediye başkanlarının baskınlarını saymıyoruz elbette.

Seyyahlara yani bugünün turistlerine sattıklarımızın bazıları şunlarmış: Püsküllü kadife terlik, sedefli hamam nalını, tunç havan, horoz şekeri, Eyüp oyuncağı, eski ferace, Göksu testisi..

Şimdi bunlardan hangisi kaldı dersiniz En azından gözümüzün gördüklerinin kayıt odasında..

Son sorunun cevabı içindeki şu malumat bilinmese olmaz. Ressamlarımızın tablolarının başlıca alıcısı devlettir. “İçine tükürülen” kavgasının yapılması, bu geleneğin sürdürülmek istenmesindenmiş, demekki..

Son sorudan bir öncekinin cevabını ise önemine binaen aynen oradan alıyoruz.

Mukayese yapmak istersiniz sandık.

Sanatçımetreli adam

Kılıçdaroğlu’nun, Hülya Avşar sanatçı değildir, beyanatından sonra bir sevinç dalgası kaplamış CHP grubunu. Başkanımızın anlama işinin içine sanatçılar da girmiş.. Sonra, Hülya Avşar’a benzeyen kızlar kuyruğa girmişler Kılıçdaroğlu’nun makam odasının kapısı önünde. Kimi Hülya Avşar’dan boşalan sanatçı kadrosuna yazılmak istiyormuş, kimi de sanatçı olup olmadıklarını ülkenin en yetkili ağzından öğrenmek istiyorlarmış.

Artık Kılıçdaroğlu’nun da bir işi var, diyebiliriz şimdi.

Hesap-Kitap

Elbet uykusuz başın da hesabı var,

Yastığa döktüğü, kan ter konuşacak;

Elbet birgün naaşın da hesabı var,

Üstüne çıktığı kantar konuşacak.

Sevgi Denizi

 

Aşkı deniz gibi yaratmış,

Sular ona akar karadan;

Yükseklik gururu karada,

Suyu engin kılmış Yaradan.

Kendine bile hayır gelmez,

Sevgisiz bir bahtı karadan;

Yaradan bizleri korusun,

Sevgisizlik gibi yaradan...

Türkiye’nin Taşları

Ey Türkiyem, benziyordu,

Taşın toprağın altına!

Şimdi cephane gömmüşler,

Taşın toprağın altına!..

Şifa Kaynağı Kur’an

Bağımlısı perişan, nesilleri kurban;

Alkol, uyuşturucu, köle yapan zehir!..

Sadece bugün değil, her nesilde Kur’an;

Ya doğrudan kalplere şifa, ya panzehir.

Ölümsüzlüğe Çare

Hayatla ölüm dizilmiş,

Aynı ipe ilmek ilmek;

Ölümsüzlüğe yazılmış,

Tek çare var, bir kez ölmek...

Domuz Ve Grip

Kitap bilmez, sünnet bilmez, grip bilmez,

Severek israrla hep yer domuzu;

Rabbim, hiçbirinden bir hayır gelmez,

Domuzlardan kurtar şu yurdumuzu!..

Ekrem Şama