Beş altı hafta önce çalışma odamın penceresinin önüne konuverdi. Gerek evdeki, gerekse fakültedeki odada çalışırken pencereyi, mevsimine göre biraz ya da bütünüyle açık tutarım. Temiz havanın, oksijenin içeri girmesini istemeden önce, raflardaki kitapların kapalı kalan odanın havasını ve kokusunu ağırlaştırması öncelikli nedendir. Gerçi soğuk havalarda, özellikle fakülte odasındaki pencereyi uzun süre açık tuttuğumda soğuk algınlığına uğrama ihtamali daima mümkündür. Öyleyken bu durumdan şikâyet edemem.
İşte pencerenin önüne konduğunda yine açıktı pencere. Küçücük başı üzerindeki parlak kara gözleriyle içeriyi, aradaki bir metre var yok mesafede beni gözetlemeye başladı. Herhangi bir harekette bulunmadan ben de onu gözetlemeye başladım. Ama bir yandan da, onun adına tehlikeli bir konumda bulunduğu için meraklandım. Duruşu, bakışları karşısında merakım "acaba" sorusunu doğururken, ilk olası cevap "aç olmasın!" şeklinde beliriverdi. Bir süredir, fazla titizlenme göstermesem de, öğleyle akşam yemeğini birleştirip akşam ezanı öncesi ya da sonrası tek öğüne dönüştüğü için, arada burçak veya yulaflı bir kaç bisküviyle kifaf-ı nefs etmeye çalıştığımdan, masada bisküvi paketi vardı. Ses çıkartmamaya özen göstererek kalktım, masayı dolanarak pencereye ulaştım. Beklediğim, hatta umduğum üzere, bir kanat vuruşu pır diye havalandı ve uçuverdi. Ama ürkütmüş olacağımdan dolayı bir daha gelmeyebilir diye de endişe duymaya başladım. Açık pencereden yukarıya baktığımda, bir üst katın pencere pervazına konmuş olduğunu görünce endişem dağıldı, rahatladım. Daha doğrusu içten içe gönendim. Masada duran paketten bir bisküviyi ufalayarak pencerenin mermer pervazına, çıkıntısına bıraktım. Sonra koltuğa oturup bekledim. Çok geçmeden bir topacık bulut gibi pencerenin mermerine konuverdi. Önce içeriye, bana, parlayan gözleriyle şöyle bir bakıverdi, arkasından yarım dairelik bir dönüş yaparak bisküvi parçalarını gagalamaya başladı.
Aç olabileceği tahminim doğru çıkmıştı ya da ben öyle yorumladım. Çünkü o günlerde havalar soğuk ve yağışlıydı, insanlar, öğrenciler, hocalar bahçede oturamadıkları için yem olabilecek herhangi bir şey bulabilmeleri mümkün olamazdı.
Pencereye konan, bir kumruydu.
İşte o günden sonra o kumruyla aramızda kesin ama gizli bir anlaşma, daha doğrusu taahhüt meydana geldi. Belki de ben bu durumdan bir taahhütname oluşturuverdim, diyeceğim ama o da kendince bir taahhütnamenin tarafı olduğunu, o günden sonra, özellikle öğleden sonraları, ikindi vaktinden önce pencereye gelerek, konarak ispatlamaktadır. Tanıkları Yüksek Lisans öğrencileridir. Yüksek Lisans, doktora derslerini, zorunlu olarak çalışma odamda yapmak durumunda olduğum için, bir gün dersin en hararetkli anında öğrencilerden bir kaçının pencereye dikkatle baktıklarını ve birbirlerini uyardıklarını farkettim. Gayri ihtiyari başımı pencereye döndürdüğümde alacaklım kumruya orada, hem yemini gagalarken, hem de bize bakarken gördüm. Durumu öğrencilere açıkladım. açıklama gereğini duyma nedenim, biraz bulanık da olsa, "karınca ezmez" tarzında bir yoruma meydan vermemek duygusu olmalıydı.
O gün bugündür kumru, tıpkı aileden biri gibi tuhaf, bazan da kaygı uyandırıcı bir tür sorumluluk yükledi üstüme. Belki de, kendi kendimi sorumlulukla yükümlü kılarak bir tür rahatlama yolunu seçtim. Bilemiyorum. Bildiğim ve yapmadığım taktirde içimde bir huzursuzluk sızısının kan sızdırır gibi oluşudur. Hergün mutlaka bir parça yem bırakmadan edemiyorum. Önceleri mermer üzerine bırakıyordum yemini. Sonra bir bardak altı tabağa koymaya başladım. Daha sonra yem ile karnını doyurduktan sonra suya ihtiyaç duyabileceğini akledebildim. Bir başka tabağa da su koymaya başladım.
Tabakta yem yok ya da bitirmişse, "haydi, gerisi nerde " dercesine duruyor ve adeta istiyor ve ısrarla bekliyor. Yem yerken veya doyduğunda, masalda anlatıldığı gibi "Yusufcuk, Yusufcuk!" diye kendi beşeri dilimize çevirdiğimiz ötüşünü yaptığı da oluyor. Bir defasında böyle öterken bir ikincisi çıkageldi, yeme katıldı. Bir gün de, zeka, dikkat, ihtiyat, kuşku, güvenmemesiyle yekta olan kargalardan biri hışımla pencereye ağdı, tam pervaza tüneyecekken, beni farkeder etmez pürtelaş gerisin geri havalanıp gitti. Eğer karga penceredeki yeme dadanırsa, kumrunun hali zora koşulacaktır. Bereket karga sezdiği ve güvenmediği bu durumdan dolayı penceremden uzak durur da, kumruyla taahhütnamemizi gölgelemez.
Bizimle hayatı paylaşan canlıları, kuşları da düşünerek, şehirlere, cadde ve parklara, palmiye, kauçuk türü değil, yemişli türden ağaçlar dikeriz de, derdini anlayamadığımız bu gizli dostlarımıza bir nebzecik faydamız dokunabilir.