Öncelikle kitabı yazma sürecinizden söz edelim. Sizi Ömer Muhtar‘ı yazmaya götüren sebep neydi?

Ömer Muhtar isimli biyografik çalışmamız, günümüz insanına yakın dönem Müslüman önderleri tanıtmayı, onları önder ve unutulmaz yapan özellikleri anlatmayı amaçlayan 10 kitaplık Çağa İz Bırakan Müslüman Önderler serisinin bir üyesi olarak kitap dünyasındaki yerini aldı. Bu seriyi oluşturacak şahsiyetlerin belirlenmesi ve bunların kimler tarafından kaleme alınacağı ayrı bir zorluktu. Bu zorluğu, serinin yayımcısı olan İlke Yayıncılık‘ın başarıyla yerine getirdiğini düşünüyorum. Şahsiyetlerin tespitinde, kendi çağlarında derin izler bırakmalarının ötesinde, sonraki nesiller için de mesajlar bırakmaları, örneklikler ortaya koymaları ve yakın tarihte yaşamış olmaları önemli bir kriter oldu. Bu söylediklerim, serinin genel karakteriyle ilgili.

Kaynak sıkıntısı var!

Ömer Muhtar kitabının yazma sürecinden de kısaca söz edecek olursak, öncelikle bu konuda Türkiye‘de kaynak sıkıntısı olduğunu üzülerek söylemek istiyorum. Ömer Muhtar‘ın hayatına dair yazılmış gerek kitap gerekse makale türü çalışmalara ulaşmak için yaptığımız çabalarımızda ellerimiz boş döndük. Bulabildiğimiz tek ciddi kitap çalışması, tarihçi Prof. Dr. Ahmet Ağırakça‘nın 1994 yılında Beyan Yayınları‘ndan yayımlanmış bir kitabından ibaret oldu. İnternet ortamına baktığımızda yazılanların çoğu, Ömer Muhtar‘ın hayatının konu edildiği Çöl Aslanı filmine aitti. İnternette onun hayatına ilişkin yer alan yazıların da önemli bir bölümü adı geçen kitaptan aynen veya özetlenerek aktarılmış yazılardı. Türkiye‘de Ömer Muhtar daha çok Senusilik hareketi kapsamında ve kısaca işlenmiştir. Ömer Muhtar gibi çağa izini bırakmış Müslüman bir şahsiyetin Türkiye‘de yeterince tanınmamış ve gündeme gelmemiş olması çok üzücüdür. Öte yandan bu durum, yayınevinin bu seriyi hazırlamakta ne kadar isabetli olduğunu, böylelikle kültür alanında önemli bir boşluğu doldurduğunu da ortaya koymuş oldu.

Türkçe kaynak arayışının ardından Arap dünyasının bu konuda hangi durumda olduğunu görmek için başta kitaplar olmak üzere, basılmış Arapça yayınlara ve ardından internet ortamındaki kaynaklara yöneldik. Arap Müslümanların, bu konuda Türkiyeli Müslümanlardan daha önde olduklarını gördük. Toplam otuz bir adete ulaşan kaynaklarımızın listesini kitabın sonunda verdik. Ulaşabildiğimiz Arapça kitap ve makaleleri incelemekle başlayan yazı sürecimiz, bilgilerin belirli bir sistematik içinde kitaplaştırılmasıyla tamamlanmış oldu. Böylece Türkiyeli Müslümanlar olarak Ömer Muhtar‘a karşı vefa borcumuzu da bir nebze ödeyebildiğimizi düşünüyorum. Ömer Muhtar‘ın hayatını yazmakla, Türkiye‘de eksik kalmış, belki fark edilmemiş bir örnek insana, bir kıymete dikkat çekmiş olmaktan çok mutlu olduğumu itiraf edeyim.

Dönemin en güçlü emperyalist devletlerinden birine, sayıları üç bini aşmayan bir avuç Müslüman 20 yıl direniyor. Bu nasıl bir şeydir?

Bu durumun, Ömer Muhtar‘ın hayatında beni en çok etkileyen şey olduğunu söyleyebilirim. Sıradan, kendi köşesinde bir Ömer Muhtar‘ı, çağa iz bırakan bir Ömer Muhtar yapan sebep ve güç bu olsa gerek.

Şimdi düşünün: İtalyan işgalinin başladığı tarihte 50 yaşlarında bir adam, ilerlemiş yaşına aldırmadan, gençlere taş çıkarırcasına savaş meydanının tam ortasına atılıyor ve yetmiş yaşına kadar 20 yıl boyunca geri tek adım atmıyor. Cihada olan desteğini arka cepheden sürdürebilecekken, en önde, elinde silah, çatışmadan çatışmaya koşuyor. Hem de her türlü imkânsızlıklar ve sıkıntılar içinde bunu yapıyor. Sahip olduğu askeri kuvvet, silahlı ya da yaya küçük gruplar halinde dolaşan vurucu timlerden ibaret. Savaş lojistiği olarak; sınırlı sayıdaki piyade tüfeğinden ve bir miktar attan başka bir şeyleri yok.

Bu küçük gruplar, bir büyük dünya devletinin her türlü askeri donanım ve desteğe sahip işgalci ordusuna karşı bir gerilla savaşı yürütüyor. Ömer Muhtar bu gruplar içinde hem de komutan ve lider olarak sürekli var. Uzun ve çileli 20 yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla desteklenmiş, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan ordusuna karşı halkın umutsuz direnişine bayrak oluyor. Hem de her yandan tellerle çevrilmiş, kuşatılmış, dev bir esir kampına dönüştürülmüş bir ülkede bunu yapıyor! Önde olması bu sebepledir. Bildiğiniz gibi, bayraklar hep önde olur, arkasındakilere yol gösterir, güven verir. Bayrak düştü mü, her şey bitmiş demektir; Libya halkının direnişinde de maalesef bu oluyor.

Allah‘a teslimiyet...

Onun yakalanması da, şahsiyetine yakışır şekilde, böyle bir çatışma sırasında meydana geliyor. Onlarca yıl, dağlarda at ve deve üzerinde, yarı uykusuz, yarı aç ve yorgun, her an teyakkuz halinde geçiyor. İlerlemiş yaşına rağmen sıcak bir yemekle doymayı, yumuşak bir yatakta yatıp uyumayı, dinlenip rahat etmeyi bırakın, bunun düşüncesi bile aklına gelmiyor. Son kurşununu sıkıncaya kadar umudunu yitirmeden direnişini sürdürüyor. Hem de 20 gün, yirmi ay değil; tam yirmi yıl boyunca!

Bu ancak, onun Allah‘a tam iman ve teslimiyeti; Allah‘ın da bu iman ve teslimiyeti desteklemesiyle açıklanabilir. Allah onu çağındaki Müslüman ümmete, cihad ve direnişte, halkların özgürlük mücadelesinde örnek yapmayı dilemiştir. Buradan Müslümanların çağımızda bu örneğe ihtiyaçlarının olduğu sonucunu çıkarmamız çok da yanlış olmaz. Allah Müslümanların bu konudaki çağdaş örnek ihtiyacını bir parça onunla gidermiştir. Bu sebeple esaret altındaki Müslümanların örnekten yana yine bahaneleri kalmamıştır. Ömer Muhtar, âdeta onlarca zorluk ve sıkıntıyı kendisi ve Libya halkı için değil; dünya Müslümanlarına örneklik oluşturmak için yaşamıştır. Bize verdiği ders budur.

Libya Müdafaasında Senusi hareketinin çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Tasavvuf / ıslahat hareketi olarak Senusiler hakkında ne söylenebilir?

Libya‘daki direnişin Kuzey Afrika kökenli Senusi hareketi öncülüğünde başladığını biliyoruz. Bu direniş girişimi, söz konusu hareketin dinamikleri ve felsefesi hakkında bize ipuçları da veriyor.

Son iki yüzyıllık İslami diriliş tarihine baktığımızda Kuzey Afrika‘da nerede bir özgürlük mücadelesi varsa, orada mutlaka Senusilik hareketini görüyoruz. Senusilik, içinde barındırdığı dinamizm ile sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanlarını daima zinde tutan, onlara güç ve enerji veren bir hareket olmuştur.

Senusilik, cihadı öngörüyordu

Senusilik hareketin bir diğer temel özelliği; onun, bütün imkân ve enerjisini nefis terbiyesi üzerinde yoğunlaştıran sıradan bir tasavvuf ekolü veya tarikat olmayışıdır. Senusilik; mücahede -yani nefis terbiyesi- ile cihadı, diğer bir ifadeyle hem nefis denen içdüşmanla hem de nefsin dışındaki her türlü dış düşmanla mücadele ve savaşı başarıyla bir araya getirmiştir. Bu iki mücadele şeklini, birbirinden koparmadan, biri üzerine yoğunlaşıp diğerini ihmal ve terk etmeden etmeden, her ikisine gereken önem ve gayreti vermiştir. Bu bakımdan senusilik, benzeri nadir görülen tasavvufi hareketlerdendir.

Senusiliğe incelediğimizde gördüğümüz bir diğer özellik daha var ki, onu da burada anmak gerek. O, asıl olarak bir tasavvuf hareketi olmakla beraber, tasavvuf ve tarikatı asli kimliğine kavuşturmaya; onu tembeller ve miskinler ocağı olmaktan çıkarıp hayatın tamamını kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeye çalışan devrimci bir tasavvuf anlayışına sahiptir. Sahip olduğu güç ve dinamizmi de bu devrimci felsefesinden aldığını düşünüyorum.

Ömer Muhtar‘ı bir aktivitist, bir mücahid olarak biliyoruz. Bilmediğimiz bir husus var; Ömer Muhtar‘ın ileriyle dönük düşünceleri var mıydı? Ömer Muhtar, zaferden sonra neyi öngörüyordu?

Ömer Muhtar, Allah‘a derinden ve samimiyetle iman etmiş bir Müslüman idi. Ülkesinin düşmanlar tarafından işgal edildiğini gördüğü zaman ülke savunmasına / cihada katılmasının kendisine Allah‘ın bir farzı olduğunu anlamıştı. Esareti kabul etmeyen yapısı ve Allah‘ın ona baş ettiği üstün yetenekleri sayesinde cihadın en önünde koşan bayrağı oldu. Burada dikkat edilmesi gereken husus; onun, Allah‘ın, kendisine yüklediği cihad farzını gereğince yerine getirmekten başka hiçbir gayesinin olmadığı gerçeğidir.

Cihadı, farz olduğu andan itibaren namaz, oruç gibi asla terk ve ihmal edilemeyecek bir ibadet olarak değerlendirmiş ve son nefesine kadar cihad ibadetini asla bırakmamıştır. Dağlarda yıllarca oruç tuttuğunu, soğuk sularla abdest alıp kışın soğuğuna aldırmadan geceleri kalkıp namaz kıldığını biliyoruz. Dolayısıyla cihada, öncelikle Allah‘a olan sorumluluk bilinci ile katılmıştır.

Diğer yandan işgal ve zulüm ile karşı karşıya gelmiş olan Müslüman halka yardımcı olmayı, Müslümanların birbirlerine karşı olan görevleri kapsamında kabul ettiğini söyleyebiliriz. İtalyan mahkemesinde kendisine yöneltilen "Bizimle niçin savaştın, amacın neydi" sorusuna "Cihaddan başka hiçbir şey. Bir mücahid oluşum bana yeterliydi. Gerisi kaderin eline kalmış bir şey" sözüyle cevap vermiştir. Ömer Muhtar‘ın bu sözünden, onun bir zafer beklentisi içinde olmadığını anlıyoruz. Onun için önemli olan, cihad ibadetini hakkıyla yapmaya çalışmaktı. Gerisiyle ve sonrasıyla ilgilenmek abesti. Cihad ibadetinin gereği ve rüknü olarak direnecek, asla teslim olmayacaktı; bütün düşünce ve gayesi bundan ibaretti. Bu yüzden savaşı kazanmak yahut şehit olmak gibi konular onun öncelikli gündemi değildi; bunlar sadece Allah‘ın takdir edeceği şeylerdi.

Özetlemek gerekirse, onun için önemli olan; namaz ve oruç gibi, kendisine farz olmuş olan cihad ibadetinin gereğince yerine getirilmesiydi. Ancak bu söylediğimiz, onun, "Özgür Libya" düşüncesinden büsbütün uzak olduğu anlamına gelmez. Ama bu düşünce, onu harekete geçiren asıl dinamik olmamıştır.

Ömer Muhtar, şartlar farz kıldığı için cihada iştirak etmişti. Mücahid vasfının yanı sıra o bir öğretmendi aynı zamanda. Ömer Muhtar‘ın yetişmesini hayal ettiği gençliğe onu anlatacak olsaydınız, birkaç cümleyle neler söylerdiniz?

Ömer Muhtar‘ın bir eğitimci ve Allah‘a samimiyetle bağlı bir Müslüman olması, onun bu konulara büyük önem ve değer verdiğini göstermektedir. Dolayısıyla nesillerin bu şekilde olmasını arzuladığını söylemek yanlış ve abartılı olmayacaktır. Kendisi gibi hatta kendisinden daha ileride bir nesil... Bunu basiret sahibi herkes ister.

Onun İtalyan mahkemesinde söylediği "Sizler bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince, ben, cellâtlarımdan daha uzun yaşayacağım" sözü bu neslin ipuçlarını da veriyor. Bu sözünden onun; kendisi gibi, Allah‘tan başkasına teslim olmayan, işgalciler karşısında kendisinin başlattığı direnişi aynı kararlılık ve azimle sürdüren bir neslin arzusunda olduğunu söyleyebiliriz. Onun "Ben, cellâtlarımdan daha uzun yaşayacağım" sözünü, "Ben şehit olup da bedenim bu dünyadan ayrılsa bile benden sonra nice Ömer Muhtarlar gelecek" biçiminde anlamak mümkündür. O, bu sözüyle, kendisine benzeyen nesillerin yetiştirilmesine dair arzusunu açıkça dile getirmiştir.

Ömer Muhtar‘ın biyografisini yazdınız. Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz usta yönetmen Mustafa Akkad da "Çöl Aslanı Ömer Muhtar" adıyla, Muhtar‘ın hayatını filme almıştı. Yazılan Ömer Muhtar ile filmi çekilen Ömer Muhtar‘ı karşılaştırmanızı istesek, neler söylersiniz?

Öncelikle sadece Müslümanların değil; dünya halklarının, Ömer Muhtar‘ı bu filmle daha iyi tanıdıklarını ve çağa bırakmış olduğu izin farkına vardıklarını düşünüyorum. Yönetmen Mustafa Akkad, Ömer Muhtar önderliğinde Libya halkının direnişini, 1980 yapımı "Lion of Desert (Çöl Aslanı)" adlı filmle büyük bir ustalıkla beyazperdeye aktarmış. Filmde Anthony Quinn, Ömer Muhtar‘ı büyük bir başarıyla oynamış.

Film, diktatör Mussolini‘nin Libya‘da Müslüman halkı yok etmek için nasıl bir şiddet ve savaş politikası sürdürdüğünü, bunun üzerine asıl mesleği öğretmenlik olan Ömer Muhtar‘ın, Senusi şeyhi Ahmed Şerif es-Senusi önderliğinde başlayan direniş hareketine katılarak, işgalci İtalyan ordusuna karşısında 1911-1931 yılları arasında tam yirmi yıl boyunca ortaya koyduğu direnişi canlı film kareleri halinde gözler önüne seriyor. Filmde Ömer Muhtar‘ın Cebelü‘lahdar‘da yaşayan aşiretlerden topladığı gerilla güçleriyle başarılı baskınlar gerçekleştirdiğini, İtalyan ordusuna zaman zaman çok ağır kayıplar verdirdiğini görüyoruz. 1931 yılında bir çatışmada yaralanarak esir düşüp, işgalci İtalya‘nın düzmece mahkemesi tarafından idam edilişini, onun iman ve Allah‘a teslimiyetle tebessüm eden aydınlık yüzünü üzülerek izliyoruz.

Bu yönüyle filmin, Ömer Muhtar‘ın hayatını beyazperdeye başarılı bir şekilde aktardığını düşünüyorum. Daha iyisi yapılamaz mı, elbette yapılabilir ve yapılmalıdır da. Ama bu film, Ömer Muhtar‘a ilişkin hatıralarımızda her zaman özel ve unutulmaz şekilde yer alacaktır.

Osman Arpaçukuru Kimdir?

1968 yılında Çankırı‘da doğan Arpaçukuru 1989-1991 yılları arasında Şam‘da temel İslami Bilimler eğitimi gördü. 1995 yılında, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi İktisat Bölümünden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hadis Biliminde yüksek lisansını tamamladı. 5 yıl İlke Yayıncılık bünyesinde editörlük ve mütercimlik yapan yazar, aylık Anadolu Gençlik, Sur ve Vuslat dergilerinde dini-ahlaki yazılar yazdı; Kurani Hayat dergisinde yazılarını sürdürmektedir. 35‘in üzerinde çeviri kitabı ve telif eserleri bulunan yazar, çalışmalarını daha çok hadis, tefsir ve tasavvuf alanlarında devam ettirmektedir.

Muhabir: Haber Merkezi