Bir kitabın hikâyesi

Abone Ol

1987 yılında bir gazetenin kültür-sanat danışmanıydım ve bu sayfada çalışan delikanlıları da bizi ilgilendiren faaliyetleri takibe yönlendirirdim. O dönemde Babil Festivali’nin ilki düzenlenirken beni ismimle bu festivale davet ettiler. Ben de bu daveti bir fırsat bildim. Yurt dışı gezisi ilgimi çekti ve bir yıl sonra da YÖK ve MEB adına Pakistan’da ülkemizin kültürünü temsil için İslamabad’da uluslar arası bir enstitüde Türk dili, kültürü ve tarihimizi anlatım.

Buradan dönünce “Yoldan gelenin çenesi düşük olur” sözünün gereğince epeyce yazdım. Bunları “Babil’den Tac Mahal’e” alt başlığıyla yayınladığım gezi kitabına konu olan şeyleri bugüne kadar çok anlattım. Ama bu birikimi bir sanat eseri olarak ortaya koymak gerçekten zor oldu. Bir çırpıda yazılıveren bölümler olduğu gibi, arka planı zengin olan şeylerin yazılması o kadar kolay olmadı tabii. 1987-92 arası beş yıldan sonra, Pakistan’ın kuruluşunun 50. yıldönümünde 1997 tekrar o bölgeye Kültür Bakanlığı adına yeniden gittim. 10 yıllık bir birikimin yazıya dökülmesi benim için hem zevkli, hem de sıkıntılı oldu. Yeri geldikçe, yaza-bildikçe bazı bölümlerini dergilerde ve bazılarını da gazetenin bu sütunda yazıp yayınladım.

Şimdi Zügüdar adıyla kitap olarak yayınlanan bu gezi-hatıra kitabını ikinci baskısını elime yeniden aldığımda, o kadar farklı çağrışımlar içine düşüyorum ki, anlatamam. Elbette yaşadıklarımı, gözlemlerimin hepsini yazamadım. Ahmet Kekeç’in roman kurgusu bulduğu metinlerin bütünlüğünü korumaya çalıştım. Fakat Iraklılarla Afganlılar ait bölümlerde düşünce yoğunluğu görülüyor. Zügüdar’ın önsözünden bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum.

ZÜGÜDAR ÜZERİNE

Dünyayı değiştirenler fâtih milletlerdir. Yerlerinden hiç ayrılmamış toplulukların kurup geliştirebildikleri ne büyük manada bir devlet, ne de medeniyet vardır. İnsan bir yerde uzunca bir zaman kalırsa başka toplumları tanıyamaz, başkaları hakkında fikir sahibi olamaz. Tıpkı Kuzey Amerika yerlileri gibi dağı taşı kutsamaya, vatan sevgisini mübalağa yoluyla din haline getirmeye başlar.  

Kavimler göçü doğudan batıya, batıdan doğuya insanları birbirine tabii yoldan kay-naştırdı. Bu tecrübe, zamanla fâtih milletlerin organize güçler halinde seferler yapmalarına yol açtı. 

Büyük İskender’den beri bu seferlerin kültür, medeniyet ve teknolojinin gelişmesine katkıları açıkça görülür. Roma İmparatorluğu, İskender’in hedeflerinden bir kısmına ancak ulaşabilmiştir. Osmanlı ve İngiliz İmparatorlukları dünya hakimiyetini belki de bilinmeyeni, görülmeyeni tanıma arzusuyla geliştirmişlerdir. Fransız kültürünü dünyaya açan da hiç şüphe-siz Napolyon’un seferleri olmuştur. Amerika, Rusya ve Japonya, dünyayı tanıdıkları ölçüde söz sahibi olmuşlardır. Almanların da dünyayı korkutan güce ulaşması, Bismark’ın hedefleri doğrultusunda birleştikten sonra, başarısız da olsa Hitler’in yaptığı veya yapmayı düşündüğü seferlerle mümkün olmuştur.

Büyük milletlerin büyük düşünen insanlar tarafından yönetildiği ve büyük hedeflerle yönlendirildiği bilinen gerçeklerden... Üç kıtada hâkimiyet sürdüren Osmanlı’yı Orta Asya Türklerinden ayıran fark budur. Onlar sadece vatan duygusuna bağlı kaldılar, zamanla istiklâl-lerini de koruyamaz oldular. Ama büyük düşünen ve bulduğunun ötesine gitmeyi amaç edinen Türk boyları, Orta Asya’dan çıkarak Hindistan, İran, Anadolu, Avrupa ve Afrika topraklarına seferler yaptılar. Gazneli Mahmud’un yirmi bir Hind Seferi olduğunu biliyoruz. Bunların, zamanla Bâbür’ün kuracağı Hind-Türk Devleti’ne zemin hazırlayacağı kimin aklına gelirdi Pakistan bu devletin mirası üzerinde kurulmadı mı

Türkiye’nin dünyaya açıldığı günlerde, resmî bir dâvetle Babil Festivali’ne katılmıştım. Bağdat ve Babil çevresinin, Anadolu’dan farklı bir iklim olduğunu gördüm, kısa bir süre ya-şadım. Sonra da yurtdışına gitmek isteği uyandı bende. Bu istekle Millî Eğitim Bakanlığı ile görevli olduğum Mimar Sinan Üniversitesi adına, Pakistanlılara Türk dilini ve kültürünü öğ-retmek maksadıyla dört yıla yakın yurtdışında bulundum. 

Babil’deki Yunan Tiyatrosu’nda gösterileri seyrederken, İskender’in içini yakan Hind tutkusuna yakalandım. Onun ordusuyla yürüdüğü toprakların ötesine, Hindistan’daki Tac Ma-hal’e kadar gidebildim. Oralarda yaşayanlarla birlikte dolaştım,  Müslüman Türk kültürünün izlerine rastladıkça gönendim, sevindim. Yeniden dünyaya açılan Türk insanının yaşadığı çelişkileri bazen gülerek, bazen içim yanarak tanıdım. Hiçbir yabancı dil bilmeden, doğudan batıya göçen atalarımız gibi, batıdan doğuya giden Türk pasaportlu vatandaşlarımızın akıl almaz dirençlerini gördüm, şaşırdım.

Bu hikâyeler, biraz da dünyaya açılan insanımızın hazırlıksız hallerini ortaya koymakta, Türk Dışişleri görevlilerinin akıl almaz ihmallerini dile getirmektedir. Memuru, öğrencisi, iş adamıyla yeniden dünya fethine girişen ve kabuğunu kırmaya çalışan insanımız, Babil’den Tac Mahal’e kadar rastladığım ilgi çekici durum ve olayların hikâyesine ilgi duyarsa, benzeri kitap-ların daha çok yazılması mümkün olduğu gibi, yabancı toprakların insanlarına ait bize özgü bir edebiyat da gelişmeye başlayabilir. Çünkü kim dünyayı daha çok tanırsa, dünyanın geleceğinde o daha çok söz sahibi olacaktır inancındayım. (…)

“Doğu da Batı da Allah’ındır” diyor Kur’an-ı Kerim... Dünyanın dört bir yanına dağılmış bir millet olarak, hem doğuyu hem de batıyı iyi tanımalıyız ki, tarihteki önemli mis-yonumuzu yeniden üstlenebilelim.  

Hiçbir millet soyut olarak büyük-küçük, soylu-soysuz olarak değerlendirilemez. Kim ne yapar, ne ortaya koyarsa, ona göre değer kazanır. Hiçbir şey de hazırlıksız olmaz tabii...

Tac Mahal’i bize gezdiren Hindu rehber, Türk olduğumu öğrenince şunları söylemişti: “Türkler güzel ve âdil insanlardır. Biz sizi çok severiz. Şahlarınızı unutamayız, en büyük eser-lerimizi Türk Hanları yaptı.” İngilizler Bâbür Şahlar için Mughal kavramını kullanırken, muhtemelen onların Türk olduğunun anlaşılmamasını istiyordu. Bunu farkeden Hindu rehber, çok az insanda bulunan doğru tarih bilgisine sahipti.  

Gerçekten de Bâbür’ün torunlarına ait tarihî eserleri ve camileri bizden daha iyi koruyan ve İngilizlerden bunun önemini öğrenmiş olan bir Hindu yönetimini takdir etmeli. Böylece Müslümanları kolayca sindiriyorlar. Tac Mahal’e bir yabancıdan daha ilgisiz bir Dışişleri gö-revlimiz olduğunu söylesem kim inanır Filoloji mezunu bir insan, bir buçuk yıl Yeni Del-hi’deki Türk Büyükelçiliği’nde idarî ateşe olarak görev yapar da Tac Mahal’i gezip görmezse, onda dikkate değer bir şuur olur mu

Babil’den Tac Mahal’e kadar görüp tanıdığım, hikâye etmeye değer bulduğum şeyleri, bize ait bir ismin değişmiş şekliyle adlandırarak bir araya getirdim. Zügüdar, Üsküdar’ın ora-lardaki telâffuz biçimidir. Beş yıldızlı otelde Kâtibim türküsünün ilk mısraında geçen Üsküdar kelimesini böyle telâffuz ederek şarkı söylüyorlardı. Bu İstanbul türküsünü, İngilizce uyarla-masından önce bu bölge halkı tanımış ve Bombay film şirketleri sinema filmlerine fon müziği yapmışlar. Daha sonra onların genç nesillerine, oralarda dolaşan gençlerimiz öğretmeye baş-lamışlar. Hem de Hindli caz grubuna... (…)

DOĞU TRENİNİN LOKOMOTİFİ

Bu kitabı yazarken zaman zaman hatırlayıp da önsözünde ifade edemediğim şu görüşü burada belirtmek istiyorum. Engin Noyan’ın bir televizyon programında konuştuğumuz, Tür-kiye’de de bulunmuş olan tiyatro hocası Max Maineke’nin şu fikri, onun kadar bana da çok önemli görünmüştür. Bir Türk dostu İspanyol diplomat hanımı da aynısını söylemişti:

Türkiye, Batı treninin son vagonu olmayı istemektense, Doğu treninin lokomotifi olmayı tercih etmeli... Tabii tercih şansı bırakılmışsa... Pakistanlı aydınlarla sohbet ederken, onlar bize şu konuda şaşarlardı: Siz bir İslâm ülkesi olduğunuz halde neden NATO’da ve AB’de yer almaya çalışıyorsunuz Neden İslâm ülkeleri birliği için öncülük yapmıyorsunuz

Cevabım: Biz onlarla yarışı kazanmak zorundayız. O zaman sizinle iş birliği çok kolay!