Bu yazının başlığı “insanlığın ölümü” de olabilirdi. Fakat bu özel bir durum olsa da geneli yansıtıyor. Emeklilik maaşıyla geçinen bir kadın, ev sahibi tarafından kirasının artırılması talebini karşılayamadığı, çaresiz kaldığı için intihar ediyor. Ardından da iki not bırakıyor. “Ölümümden ev sahibi sorumludur. Beni kocamın yanına defnedin.” Aslında üzerinde durulması gereken bu durumun insanlığın içinde bulunduğu, tesettürlü, namazlı muhafazakârların iktidarı döneminde oluyor.
Kapitalizmin renk ve tarz değiştirmesi sadece bir görüntüden ibaret. Böyle gerekiyor da ondan. İnsanların kapitalizm ile uyumlu hâle getirilmesi ve bu hayatın kanıksanması için bukalemun gibi olması gerekir. Yoksa çark nasıl dönecek? Kimi zaman çok acımasız gibi göründüğünde onu hafifletecek, daha sevimli hâle getirecek bir duruma bürünmesi gerekiyor.
Bu intihar olayı ve ölümü Müslüman Türkiye’de, muhafazakâr Müslümanların yönetimde olduğu bir dönemde yaşanıyor.
Merhume kadının kendi bakışı içinde suçlu ev sahibi. Onun acımasız tutumu. Oysaki çark öyle bir devir hâlinde dönüyor ki herkes kendini korumanın ya da durumunu korumanın telaşında. Yaşanmakta olan hayatta, değişen durumdan, kapitalizm çarkının acımasızlığından hemen herkes etkileniyor. Kimi olumlu, kimi de olumsuz anlamda. Varlık ve birikim sahiplerinin kazançlarında bir azalma olmuyor, katlanıyor ve hatta fazlasıyla. Kira geliriyle, emeklilik ve sınırlı kazançla geçinen kesimler de etkileniyor. Kimi çevreler kendi işleyen olumlu çarklarının farkında veya değil, suçu başkasının üzerine atmayı kolay bir yol ve tutum olarak seçiyor.
Kapitalist sistemden kimler yararlanıyor hangi kurumlar, çevreler ve sermayedarlar? Önemli olan budur bu sistem için. Diğerleri için ise idare etme, oyalanma ve avunma olarak bakılır. Bu kadının ölümü bireyseldir, sınırlıdır, bu kadar da olacak mı denilecek? Bu kadının ölümünden sadece ev sahibi mi, mahalleli mi, mahalli yöneticiler mi sorumlu? Bu işin basit ve kolay yanıdır oysa. Sistemi ve onun yöneticileri akla getirilmiyor nedense.
Bizim medeniyetimiz insanı merkeze alır. İnsan değerleri üzerine kuruludur. Bir yetim olan bir Peygamber’in insanlığa öğrettiği, yaşadığı ve yaşattığı hayat anlayışının sürekliliği. İslâm sadece bir din midir, bu din suya sabuna dokunmayan, kimilerinin çıkarlarına halel gelmemesi için oluşturan, uyuşturan bir yapı mıdır? Bu dinin peygamberinin ve ondan sonrakilerin yaşadıkları hayata uyarladıkları nelerdir?
Kapitalist ve diğer materyalist sistemlere karşı insanların sığınacağı bir tek alan vardır. O da İslâm’dır. Bu İslâm günümüz modern, muhafazakâr, milliyetçi, çeşitli gruplara ayrılmış STK’ların, kapitalizm gereği holdingleşen cemaatlerin İslâm’ı değil. Kapitalist ve faizci sistemi tahkim eden kim olursa olsun onların İslâm’ı değil. O zaman bu kadının ölümünden İslâm’ı asıl özünden uzak tutanların tamamı sorumludur. Çünkü onların anlattığı İslâm ile yaşadıkları hayat örtüşmüyor.
Materyalistler, diğer ideolojik kesimler için söylenecek bir şey yok. Çünkü onların hayat anlayışlarından ve bakışlarından bu anlamda bir şey bir tutum beklenemez. İdeolojilerin sözcüleri sistemlerini, dünyalarını savunurlar, onun koşulları içinde yaşarlar.
Türkiye solu artık tam anlamıyla kapitalist sistemin savunucusu, koruyucusu ve yaşatıcısı. Tıpkı muhafazakâr Müslümanlar gibi. Onlarla aralarında ufak tefek farklar var. Alkol serbestliği, giyim kuşamdaki sınırsızlıklar gibi kimi durumlar. İdeolojik maskeleri farklı. Oysa kapitalist sistemin tüketim çarkında birbirleriyle yarışıyorlar. Çünkü kapitalizm özü gereği sömürür, insanı her yönüyle tüketir, tüketime alıştırır. Tükettirmese sömürü çarkını işletemez.
Kadının ölümünden kapitalist ruh ve onu temsil eden herkes sorumludur. Ev sahibi ve kimi durumlar sadece günah keçisidir, sistemin paratoneridir.