Bir hilâl uğruna batacak güneşler hep vardır

Abone Ol

Diyarbakır Nevruz kutlamalarının yapıldığı meydanda Türk bayrağının olmaması eleştiri konusu yapıldı.

“Niçin yoktu”ya biz de buradan bakalım.

Poşusunu boynuna takıp, allı yeşilli bayraklar elinde meydana doğru yürüyen her Kürt ve Türk ana-baba-çocuğun gönlünden sandıktaki Türk bayrağını da alıp gitmek geçmiştir ama, onca yılın korku, endişe, suçlanma birikimi bir günde terkedivermez çöreklendiği insan iç organlarını.

Evden çıkarken komşular almıştır, denilerek hazırlanan savunma cümlesi, yolda her komşu görüldükte, parti getirir artık, şekline dönüşecektir.

Parti de getirmemiştir Türk bayraklarını. Olsa, dükkan senin mahcubiyetinin tadılmış olmasının hayrını yeğlememek için günlükçü politikacı mı olmak gerek.

Peki, medya neresindeydi o meydanın Yoksa medyacı olduğumuzu unutmayalım, meydan provakatörlüğü bizim işimiz olmasın mı demişlerdi MSP çizgisinden gelen parti mitinglerinde tam kadro uygulandıklarına “meydan provakatörlüğü”nü, kendi gazete/tv arşivleri şahittir. Kalabalıklar arasından seçilmiş takkeli/sarıklı/ sakallı insan görüntülerini hatırlayın. Hatta bir yahudi kızın eline Atatürk resmi verip, yürüyenlere doğru tutturmadılar mı

Kendi kendilerine haber oluşturan/haber üreten ve nerede bu devlet diye bağıran o medya şimdi nerde

Meydanın orta yerini akıllarına getiremezlerdi ama; kıyıda, köşede, bucakta birkaç kişi Türk ayrağı çıkarsaydı koynundan ve sallasaydılar göklere doğru, ne olurdu

Bu ülkede o kadar ihtilale gaz vermiş/gerekçe bulmuş medyacılar, seçimlerden birinci çıkmış partilerin kapatılmasına alkış tutmuş medyacılar, orduya yasal görevlerinin dışında da görev bulmuş/biçmiş medyacılar elbette düşünmüşlerdir, akıllarından geçirmişlerdir böyle bir senaryoyu.

Korkmuşlardır. Korkmamaları gerektiğini bilmemeleri de büyütmüştür korkularını.

Halbuki, üç beş kişinin koynundan çıkardığı ya da sallaya sallaya getirdikleri Türk bayraklarını dalgalandırması, o meydanın çoşkusunu yüz kat, bin kat artırırdı.

O anda, o meydanda çıkmış birkaç Türk bayrağının kürsüye doğru akıtıldığını ve kürsünün üstünde rüzgarlandırıldığını bir düşünün.. İstanbul’dan duyulmaz mı idi sevinç çığlıkları

YA MECLİS’TEKİ BAYRAKLAR

Ekranlarda dolaşıyoruz Türkiye’yi. Gözümüze Ankara ilişiyor.

Meclis’ten bir görüntü. MHP sıralarındaki her mikrofona Türk bayrağı takılmış.

Ne demek istiyor MHP’nin milletvekilleri Meclis’te Türk bayrağı gölgesi/hakimiyeti yoktu, biz getirdik, koyduk, mu diyorlar.

Bu Türk bayrağı ile Meclis’in diğer partilerinin işi yoktur/olamaz, ancak biz anlarız bu işlerden, mi diyorlar

Ve sonra, “son sözümüzü de söylemedik” demiş MHP’nin başkanı Sayın Devlet Bahçeli bey.

Acep ne olaki o son sözler

Böyle demekle, ölmek üzere olan ünlülerin ağızlarından dökülen ve magazincilerce çok önemsenen son sözlerini kastetmiş olabilir mi sayın Bahçeli bey Sanmıyoruz..

Yalnız bildiğimiz bir şey hep olmuştur. İşi biten politikacıların, söyleyecekleri ya da görevleri bittiğinde, ben bir konuşursam, ben bir ağzımı açarsam, diye başlayan cümleler kurdukları..

Konuş öyleyse..

Olmaz! Pazarlık kızışmalı.. Biz bu vatanı sokakta bulmadık, ya da vatan dediğin nevresim takımı değildir, hesabı..

Tamam, tamam! Oralardan hiç endişen olmasın, Haydi konuş sen.

Ben bir konuşursam taş üstünde taş kalmaz. Beyefendi sanki felaket tellalı.

Unutmamış olsaydım adlarını, böyle diyen en az yüz politikacının adlarını sayabilirdim.

Şimdilik son sözünü söylememiş bir sayın Bahçeli’yi yazıyorum.

Yetmez mi

BENİM ADIMI DA YAZ!

Benim hatamdır onların isimlerini ha dediğimde aklıma gelivermemesi. Fakat yaşadıklarından bize ulaşan o “an”larını hiç unutmayız. Çünkü bizim doğru koordinatlarda durmamızda emekleri vardır; cesaretleri bizi yüreklendirmiştir.

MNP’nin Diyarbakır il başkanının anlattıkları “an”lar, ah o “an”lar.

“TRT”nin 19.00 haberlerinde duyduk partimizin kapatıldığını. Gerekçeler arasında, sonraları da hep olacak olan ve dini siyasete alet etmek diye tarif edilen, bu ülkenin Müslüman bir ülke olduğunu vurgulamak da var.. Polisleri bekledim kravatlı olarak gece 12’ye kadar. Kapatılmış bir partinin il başkanıydım ve partinin anahtarı bende idi. Gelen olmayınca, soyundum. Yatmaya hazırlanırken kapı çalındı. Ben biraz geç geldiler, diye düşünerek açtım kapıyı. Karşımdaki bir Diyarbakır köylüsü idi.

- Haydi, dedi. Partiye gidelim. Benim de adımı yaz, aza defterine.

- Parti kapatıldı duymadın mı

- Duydum da ancak geldim altı saatlik yoldan.

- Bari sabah gelseydin..

- Sabah geç olabilirdi. Haydi gidelim, adımı yazıver deftere. Şimdiye kadar neden gelmediğimin müdafaasını yapacak değilim. Bilmezliğime ver. Daha yeni öğrendim işte.

Biz Diyarbakır’ı o günlerden biliyorduk. Ha, bir de, bir miting günü konuşması için kendisine uzatılan mikrofonu,

- Hatadır, hatadır! Burada böyle bir alim varken, benim konuşmam hatadır! Diyerek Erbakan Hoca’mıza gönderen il başkanlarımızdan biliyorduk biz Güneydoğu’muzu.

Şimdi susmasını bilmeyen ve ne dediğini bilmeyen o kadar çok politikacı varki… Biz hangi birisiyle başedelim.

BEN NE SÖYLEREM,

ANKETCİM NE ÇALAR

Dedikleri mutlaka çıkar, denilerek pazarlanan ve tv kanallarını dolaşan bir anket şirketi yetkilisinin o seçim öncesinde iddiasını herkes duymuştu.

“Bu seçimi ANAP kazanacaktır!”

O seçimlerin sonunda baraja takılmaktan son anda kurtulan partiydi ANAP. Beşinci mi olmuştu ne…

Bir gazeteci gitmiş, sormuş o konuşan anket şirketi yetkilisine.

- Hani ANAP kazanacaktı

Aldığımız paraya gore konuştuk mu desin adamcağız. Cevabı şöyle.

- Seçilseydi, kazanacatı!

Kartel medyasının anarşi günlerinde bugün üç sağcı, iki solcu öldü istatistikleri yayınlayarak ertesi gün ölecek gençlerin taraflarına müdahil olan ünlü gazetesi bir anket yayınlamış. “Sabuncular yüzde 45” gibi başlıklar da atmışsa, gelenek yürüyor demektir.

Hala temizlenmemişler,

Hala sabun peşindeler.

KAFA İÇİ OKUYUCU

Kılıçdaroğlu’na son gelişmeler sorulmuş, siz ne diyorsunuz vezninde..

Ne dese beğenirsiniz

- Önce R.Tayyip Erdoğan’ın ne düşündüğünü bilmem lazım.

Şöyle düşünüyorsa, böyle diyeyim; böyle düşünüyorsa, şöyle diyeyim, hesabı mıdır bu

Değil..

Yassıada savcısı Egesel’den miraslanmaktır. Biz sizin kafanızın içini biliriz, idamcılığı..

Yani..

Kılıçdaroğlu diyorki: Müsaade edin, konsantre olayım, gerekli bağlantıları sağlayayım, R.Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerine bir ulaşayım. Ondan sonra elbette bizim de olacak bir diyeceğimiz…

TARİHTE  MİZAH

Paşasından belli olur bir devir...

Keçecizade Fuat Paşa’nın Sadrazamlığında İstanbul’un Ermeni zenginlerinden biri ölmüştü. Katolik Ermeniler, bu zatın ölümünden az evvel Katolik Mezhebine girdiğini söylüyorlardı. Gregoriyenler ise onun kendi mezheplerinde iken öldüğünü iddia ediyorlardı. Ölünün çok zengin olması, her iki kiliseye iddialarında ayak diretiyordu. Münakaşa, ihtilaf, gürültü Katoliklerle Gregoriyenler arasında kavgalara, tehlikeli döğüşlere varmak istidadını gösterince mesele hükümete aksettirildi. İki taraf da Sadrazamdan hakem olmasını rica ettiler. Bu ince zeka, zarafet ve hazır cevaplılığı ile şöhret bulmuş olan Sadrazam evvela Katolik Ermenileri dinledi ve meseleyi iki sual ile halletti.

- Müteveffanın Katolik olarak öldüğüne emin misiniz

Katolikler hemen cevap verdiler:

- Tamamiyle eminiz.

-Demek ki müteveffanın ruhuna siz sahip bulunuyorsunuz

- Evet.

- O halde insaf edin, cesedi de Gregoriyenlerin olsun…

***

Sultan Aziz, bir gün Keçecizade Fuat Paşa’ya, kendisiyle Ali ve Mütercim Rüştü Paşalar arasındaki mizaç farkını sormuş. Fuat Paşa: “Efendim, yeni yapılmış bir köprü tasavvur buyurun. Üçümüz köprü başına gelince bendeniz hemen besmele çeker, biperva geçerim. Ali Paşa, besmele çeker, bir Elham okur, köprüyü mükerreren muayene eder, sonra geçer. Rüştü Paşa kulunuz ise besmele çeker, bir Yasin-i Şerif indirir, üç tabur da asker geçirir, sonra geçer… demiş.

***

Maliye Nazırı Nafiz Paşa bir gün Abdülmecid’e: Fuat Paşa, Frenk sahtiyanından 150 kuruşa mest giyer, diye şikayet etmişti. Sultan Abdülmecid bunu Fuat Paşa’ya söyleyince, Paşa: Ben izzeti nefsim olduğundan öyle giyerim. Onun izzeti nefsi yok, Kayseri sahtiyanından 30 kuruşa mest giyer. Sayenizde ikimiz de aynı maaşı alıyoruz. O 30 kuruşluk mest giydiği için maaşının yarısını hazineye teberru mu ediyor Demiştir.

YAVRUM MESUT VE THE ŞAPGALI BABA

- Duydun mu the Şapgalı Baba Netanyahu özür dilemiş yahu.

- Nerde dilemiş, nasıl dilemiş Binaenaleyh benden özür dilemesi fevkalade doğru bir karardır.

- Netanyahu neden senden özür dilesin yahu

- Benden özür dilemesi için çok netan vardır yahu. Binaenaleyh benim netanım, benim yahum, benim yahudim ne dilerse alır kabul ederiz.

- Ne dilemelerini istiyorsun the Şapgalı baba. Netanyahu yahu.

- Benim sekizinci kez gelmemi dileyebilirlerdi. Binaenaleyh nizamiyeden dönmüşsek, fevkalade bildikleri halimizden de dönmemişizdir.

- Yani ben, hala benim mi diyorsun the Şapgalı baba yahu, Netanyahu.

- Netan demiyeyim yahu yavrum Mesut Binaenaleyh bir özür için o kadar beklemeleri hala özürlü olduğumu göstermez mi Fevkalade bir durumdur, Netanyahu yavrumdur.

- Sen şimdi özürlü mü oldun yahu, Netanyahu.

- Sen şimdi bana gelme özürlü mü diyorsun yavrum Mesut. Binaenaleyh elimi bir kaldırırsam, Viyana’da sana el kaldırmışlardan beter ederim. Mazeretim var, fevkalade raporum var. Binaenaleyh gel diyen oldu da gitmedik mi

- Netanyahu tazminat verecekmiş yahu. Bunu da duydun mu the Şapgalı baba.

- Versinler yavrum Mesut yahu versinler. Binaenaleyh kendim için istiyorsan namerdim. Kemal’im Silivri’de kaldı yahu.

- Burda senden ve benden başka kimse yok the Şapgalı baba. Kime netan istiyorsun yahu.

- Fazla mal göz çıkarmaz yavrum Mesut yahu. Binaenaleyh borç olarak istiyorum, beşyüz gün istiyorum.

- Sen ne istediğini bilmiyorsun the Şapgalı baba yahu. O kadar özürü ne yapacaksın yahu, netanyahu.

- Seni ne yapmıştım yavrum Mesut Binaenaleyh benim olsun da fevkalade özürlü olsun.

- Ha şimdi anladım the Şapgalı baba. Beni Viyana seferimden sonra niye çok kucakladığını şimdi anladım yahu. Netanyahu, yahu.

- Yavrum Mesut dur, nereye gidiyorsun. Binaenaleyh o taraf mezarlık, o taraf fevkalade Netanyahu, yahu. Dur gitme oğlum.

SABAH SABAH

Su diye kezzapla yaparsan bir gargara,

Dilin düşüverir, kopartarak dişleri...

Uzun saçlarını hiç yıkamadan tara;

Saçların yolunur, kopar tarak dişleri...

Kim traş olacaksa, kendi kendine elle,

Kullanır bıçağı, aleti ve sabunu;

Görür yaralı bir yüz, ya da kuru kelle,

Susuz ve sabunsuz, tersten yaparsa bunu...

Usulü adabı var elbise giymenin,

Hadi tersini giy çevirip de yüzünü;

İstersen denersin, zevk senin, karar senin,

Herkes sana güler, çevirip de yüzünü...

Besmelesiz atma, kapı dışına adım,

Buna alışmalı, hep etmeli riayet.

Bunu söylemekti bu şiirden muradım;

Çıkarken okunur, besmele ve bir ayet...

Ekrem Şama