Bir hayalim var

Abone Ol

Önceki gün Martin Luther King in I have a dream (Benim

bir hayalim var) başlıklı konuşmasının 50. yıl dönümüydü. Bazı televizyon

kanallarında konuşmanın üzerinden 50 yıl geçmesinden sonra Amerika da yapılan

gösterilerle ve anma ile ilgili haberler vardı. Martin Luther King bir İnsan

Hakları ve Demokrasi savaşçısıydı. Irkçılığın doruğa çıktığı, siyah ve

beyazların aynı otobüse bile binemediği günlerde, hakların ve özgürlüklerin

evrenselliğini haykırıyor, zihinlerde yapılması gereken devrimin ne olması

gerektiği konusunda Amerikan halkının algılarını değiştirmeye çalışıyordu. O

günlerden bu yana çok uzun bir zaman geçti. Siyahların hak ve hürriyetler

noktasındaki kazanımları belli bir boyuta ulaştı. Hatta Amerika, günah

çıkarırcasına Devlet Başkanlığı na siyahî bir ismi Barack Obama yı oturttu.

Hâlâ sıkıntılar var, algılarda farklılıklar var, Beyaz Adam ın üstünlüğünün

bariz şekilde hissedildiği siyaset ve ekonomik alanlar söz konusu.

Fakat dünyanın jandarması, patron Amerika nın dünyadaki

dengeler konusundaki eşitlik anlayışı hâlâ değişmiş değil. Bir zamanlar siyah

adamlar Amerika da, ikinci hatta üçüncü sınıf insanlar olarak muamele

görüyordu. Bugün ise İslam coğrafyası ve Müslümanlar, Amerika nın zihninde

oluşan şablonlara göre ikinci ve üçüncü sınıf insan mesabesindeler. İslam

coğrafyasında yaşayanlar, dünyanın jandarması Amerika tarafından kendi

insanlarıyla eşit, kendi insanlarıyla eşdeğer olarak aynı kefeye konulmuyor.

Müslüman coğrafyası kan gölüne dönsün, Müslüman coğrafyasında gözyaşı hâkim

olsun, kimyasal silahlar ölüm kussun, onların umurunda bile değil.

Bir Amerikan turisti, dünyanın bir bölgesinde kötü bir

muameleye maruz kalsa, bir dağın başında mahsur kalsa, Amerikan kamuoyu,

Amerikan basını, Amerika yönetimi dünyaları ayağa kaldırır. O Amerikalı

turistin yaşadığı güçlükler, bürokratik türlü manevralarla giderilmeye

çalışılır. En basitinden bunu Saraı Sierra cinayetinde bile yaşadık. Normal bir

vatandaşın başına gelse, bir günlük, bilemediniz iki günlük haber değerinde

olan Sarai Sierra cinayeti, günlerce bizim medyamızın gündemini bile meşgul

etti. Buna Gücün otoritesi demek çok yerinde olur. Gücün otoritesi, bizim

medyamızın haberlere bakış açısını bile değiştiriveriyor. Önceki akşam bir

televizyon kanalında Rambo 3 filmi vardı. Rambo çılgınlığının tüm dünyayı kasıp

kavurduğu ve sarmaladığı filmlerin üçüncü serisi. Vietnam Gazisi John Rambo

yaşadığı kötü olaylardan etkilenmiş ve inzivaya çekilmiştir. Eski komutanı

Albay Trautman Rambo yu Tayland da bulur ve Sovyet işgalindeki Afganistan da

başlayacağı yeni görevinde kendisine yardımcı olmasını ister. Rambo artık

savaşmaktan yorulmuştur ve cevabı kesindir: Benim savaşım bitti Albay . Bunun

üzerine Albay Trautman, Rambo olmadan Afganistan a gider ve orada Sovyet

ordusuna esir düşer. Rambo Albay ın esir düştüğünü duyar ve onu kurtarmak için

Afganistan a gider. Ve tahmin edersiniz ki, Rambo nun koskoca Rus ordusunu dize

getirdiği savaş sahneleriyle dolu bir aksiyon

İşte, çağdaş dünyada insanların zihinlerinin kültürel

işgal formülü olan Hollywood un bile Amerikan vatandaşının başına gelebilecek

bir olayda takınılması gereken tavrı özetleyen bakış açısı budur. Amerikan

albayını esir eden kim olursa olsun, isterse dünyanın ikinci süper gücü Rusya

olsun, dünyalar başına yıkılmalıdır.

Mısır da onbinler katledilmiş Suriye de insanların

üzerine kimyasal ölüm yağdırılmış

İslam coğrafyasında olup bitenler, Amerika kamuoyu için,

yönetimi için, batılı ülkeler için, batı medyası için vakayi adiyedendir. Bu

kadar!